TATAR RAMAZAN ÖLDÜ
27 Haziran 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
TATAR RAMAZAN ÖLDÜ
Sevgili Kadir İnanır’ı birkaç önceki yazımda Tatar Ramazan rolündeki bir söylemi ile anmıştım: “Ben bu oyunu bozarım!” O yazımı yazarken hasta olduğunu ve önemli sıkıntıları olduğunu biliyordum ama ölümü ona hiç yakıştırmadığım için eli bileği kuvvetli Tatar Ramazan gibi dimdik kalkıp gezineceğini düşünmüştüm. Tatar Ramazan, maalesef bu kez bu oyunu bozamadı. Kadir İnanır benim gönlümde yaşayan Tatar Ramazan’dı. Vefatına çok üzgünüm. Kadir İnanır sol çizgi’de bir sanatçı mıydı? 180 filmi olan bu usta oyuncunun genellikle onurlu, kararlı, haksızlığa boyun eğmeyen ve taviz vermez duruşu, siyasi çizgideki yeri ve sinema kariyerindeki değişmez prensiplerini temsil eden çizgi tabii ki sol bir duruştur.
Onun hatırasında Tatar Ramazan’ı anlatmak istiyorum.
Kerim Korcan’ın aynı isimli eserindeki 9 hikâyeden sürgüne gönderilişine kadar olan hikâyeleri içerir. 1942 yılında geçmektedir. Toprak sahiplerinden Abidin Ağa’nın oğlunu vuran Tatar Ramazan dört yıl hapis yatmıştır. Çıktığında Zeynep ailesinin baskısına rağmen Tatar Ramazan’ı karşılar, köye dönerler. Oda sahnesinde, Ramazan evi satıp beraber İzmir ya da İstanbul’a gitmeyi planladığını söyler. Fakat Abidin Ağa’nın oğlu Necmi yakasını rahat bırakmaz ve kısa bir süre sonra yağmurlu bir günde Hamdi’yle birlikte Ramazan’ı sıkıştırır, Ramazan yaralanır fakat bıçağıyla Hamdi’yi öldürür. Necmi kaçar.
Bu olay üzerine 11 yıl hapis yiyen Ramazan tekrar hapishaneye düşer. Bu arada Zeynep de sürekli aile baskısı altındadır. Gittiği hapishanede kimseye bulaşmamaya çalışan Tatar Ramazan esrar satan, kumar oynatan bir koğuş ağasıyla karşılaşır. Başlarda “rahat durmadı demesinler” diye kimseye bulaşmamaya çalışır. Aynı zamanda hapishanede İdamlık Hüseyin’e de ağabeylik eder ve hapishane müdürüne Ankara’ya mektup yazması için konuşur. Fakat bu konuda da hapishane müdürü onu aldatır. Zamanla koğuş ağasının (Koca Mustafa ve Cıbıl Halil) da gardiyanlarla beraber olduğunu görür. Sonunda dayanamayarak Mustafa’ya bir tokat patlatır. Gariban kesimi arkasına alır ve gariban kesim arasında sevilen sayılan birisi olur. Mustafa bu tokadı sindiremeyerek geceleyin Tatar Ramazan’ı arkadaşlarıyla öldürmek ister fakat Ramazan olayı anlar ve Mustafa’yı bıçaklayarak öldürür. 7 sene daha alır ve sürgüne gönderilir. 700 kasaba, 70 vilayet, 7 düvelde namı söylendi…
Tatar Ramazan olgusunu kritik etmek önem taşıyor.
Mahkûmun hapishane şartları altında hayatını idame ettirebilmesi için
bilmesi gereken tek şey güçlü olması gerektiğidir. “Tatar Ramazan”ın kötü
ağası Abdurrahman Çavuş, gerçek hayatla hapishane hayatı arasındaki tek
benzerliği burada bulur. Her iki hayatta da güçlü olmak zorundadır insan.
Hapishanede güçlü olmak ile diğerinde güçlü olmak ise aynı şey değildir.
Ona göre bir insan parası ve hükmü çok olsun, bütün engeller önünden
kalksın istiyorsa insafı elden bırakmalıdır…
“Tatar Ramazan” hikâyesinin Abdurrahman Çavuş’unun dile getirdiği
duruma paralel olarak, hapishanede güçlülerin ayakta kalmasını sağlayan en
etkin yollardan birisini, adam öldürme geleneğini ise bizzat yazarın kendisi
hatırlatır. Yazara göre mahpuslukta “adam adamı nam alayım diye öldürür.
Adam adamı düzeni bozulduğu için öldürür. Elin adamı en gafil anında
vuruverir, canını kurtarıp da kırk yıl sebep arasan katiyen içinden
çıkamazsın. Yani bir de sebepsiz öldürür.” “Ne bir yaprak uçar
gider tatlı bir rüzgârda. Ne de bir su akar toprakta şırıl şırıl. Aysız, yıldızsız,
namussuz bir mahpusane gecesi. İnsanlar uzanmış zaman
salhanesinde… Sürüyüp geçer zincirini tembel zaman…”
Bunca kötü şarta rağmen mahkûmların hayatlarını idame ettirmelerini
sağlayan kader yoldaşlığının yanında başka şeyler de vardır.
Mahkûm özgürlüğe o kadar hasrettir ki bunun için Tatar Ramazan’a göre güneş en
parlak rengiyle pırıl pırıl yansa da mahkûm gene “Işık, ışık, ah biraz ışık!”
der ve mahpusanede psikolojiyi sağlam tutmanın ipuçlarını salık verir: “Ceza
istediği kadar uzun olsun… Yeter ki mahpusane koridorları kısa olmasın.
İnsan bir kere voltaya düştü mü her şeyi unutur. Neden böyledir bu? Çünkü
volta cezanın törpüsüdür.”
“Tatar Ramazan”ın ağası Abdurrahman Çavuş ve onun yardımcısı,
işbirlikçisi Akseli Ağa için Kerim Korcan’ın belirtmiş olduğu özellikler tüm
ağalar için geçerlidir: “Mahpusanenin kumarı onlarda. Kahve ocağı onlarda.
Gelip gidenden, girip çıkandan alınan haraç buna dahil değil.”
Burada dikkatimizi çeken şeylerden bir tanesi ıslahevinde
kumarın, haracın sıradan şeyler olmasıdır ki ağanın mahkûmu kendisine
bağlamasının en kestirme yolu kumardan geçmektedir. Ağa mahkûmu
kumara alıştırdıktan sonra hem oynanan kumardan pay almakta hem de
kumar oynayabilmesi için mahkûma verdiği borçtan faiz almaktadır. Faizi
ödeyen de ödeyemeyen de bu anlamda ağanın yanında yer almakta ve ona
karşı gelememektedir. Kumar konusunda Abdurrahman Çavuş mahkûmlara
şöyle seslenir: “Amaa sizi kumara alıştırmışım ve çoğunuzu da zornan oynatmışım.
Bunu yaptım. Kabul ederim. Ama niçin yaptım? Bunu bir sorun bakalım
Aptıraman Çavuş bizi kumara alıştır’ demeynen olmaz. Ben kumara sizin
eyliğiniz için koydum ortaya. Ve de sürdürdüm. Bugün beş vakit namaz kılar Soner Akpınar
gibi hepiniz kumar oynarsınız. Sizi bir zorlayan mı var? Başlarken böyle
şeyler oldu. Ama bugün alıştınız kendi kendinize oynamaya, işte mesele o
kadar. Ben yalınız bir manomu bilirim. Gerisi sizin. Hepinizin önünde
oynanır kumar ve ufak bir pay aldıktan sonra kardiyen de seslenmez.
Gecenin saat üçüne dek devam ettiği olur. Adam parasını basar ortaya biter.
Pontulu verir gider. En sonunda iş iç donuna dayanır, adam hiç çekinmeden
onu da kor ortaya ve kendisi dal kuşak kalır. Nedendir bu? Adamın kumarı
sevdiğinden. Kumarı sevmese kim verir ayağından donunu?”
“Tatar Ramazan”ın genç müddeiumumîsi Ahmet Bey’in
de tespiti bu yöndedir: “Ağalık dışarıdan içeriye gelmese bile, içeride kendi
kendine oluşuyor.” diyen savcı insanların ne yapıp edip bir ağa bulduklarını,
yoksa da yarattıklarını düşünür. Bu durumu da gerçek hayatla bağdaştıran
savcı, işi ekonomik boyutuyla değerlendirmeye çalışır. Hapishanedekini,
gerçek hayattaki ağa-maraba ilişkisinin bir uzantısı olarak görür. Hikâyenin
bir diğer akil kişisi olan Satı Dayı’nın sözleri ağalık kurumunun
paradoksallığı noktasında çok önemli ipuçları vermektedir: “Altmışımı
çoktan aştım… Ben şunu bildim ki hayatımda, ağaları besleyen de bizleriz,
bela edip başımıza saran da. Hiç biz istemesek başımızda ağa zulmü olur
muymuş?…”
Hapishanede gardiyan başta olmak üzere, hapishane müdürü, idareciler
devletin gücünün temsilcileridir. Hapishane dışında ise mahkûmlarla
doğrudan ilgili bir isim vardır, o da savcılardır. Korcan’ın eserlerinde
devletin farklı kurumlarını temsil eden bu kişiler ile mahkûmlar arasındaki
ilişki çoğunlukla bozuktur. Mahkûmlar tarafından adil olmadıkları,
hallerinden anlamadıkları gibi pek çok nedenden ötürü hoş karşılanmazlar.
Bunun da ötesinde özellikle hikâyelerin mitleştirilen, dürüst, yiğit, özü sözü
bir ana kahramanları ile bu güçler arasında sonu gelmez bir çatışma vardır.
Bugün de öyle değil midir? Bugün de ezen ve ezilenler arasında, güçlü ve güçsüz arasında, zengin ve fakir arasında, hükmeden ve hükmedilenler arasında durum aynı değil midir? Bu kez Kadir İnanır’a saygı ile. Bülent Tekin

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!