ATEŞ YAKMAK
23 Eylül 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
ATEŞ YAKMAK
Jack London’ın “Ateş Yakmak” öyküsünün yakın bir zamanda okudum. Kafamda ülkemizde olanlarla ilgili ilginç ve belki de aykırı sayılabilecek analojiler yapılabileceğini düşündüm. Bazı bilen insanlara, internete, çeşitli kaynaklara ve hatta yapay zekâya sorgulattığım bir yazıyı kaleme almanın çelişkilerini yaşadım. Öncelikle bu alegori ve analojilerin yardım aldığım kaynaklara ait olduğunu söylemek isterim. Doğruyu söylemek gerekirse zorlansam da kimiler tarafından okunabilir düşüncesi ile yazdığımı belirtmek isterim.
Amerikalı yazar Jack London’ın “Ateş Yakmak” adlı öyküsü, Yukon’un dondurucu soğuğunda sadece kendi aklına ve kibritlerine güvenerek hayatta kalmaya çalışan (öyküde adı anılmayan) bir adamın doğayla mücadelesini ve trajik sonunu anlatır. Adam, Yukon’un -50 dereceye varan ölümcül soğuğunu küçümser. Yaşlı ve deneyimli yerlilerin “Bu soğukta yalnız seyahat edilmez” uyarılarını kibirle göz ardı eder. Öykünün en ilginç yeri, adamın ayakları ıslandığı için nihayet kibrit kullanarak bir ateş yakmayı başarmasıdır. Düşünemeden bu ateşi bir ladin ağacının altına yakmıştır. Ateşin ısısı, dallardaki karları eritir ve kar yığınları ateşin üzerine düşerek onu söndürür. Bu, donmakta olan bir adamı ölüme göndermektir. Adamın tek bir şansı kalmıştır: Yanındaki tüm kibritleri tek bir seferde, avuçlarının arasında yakarak o büyük, dondurucu karanlığa karşı son bir ateş canlandırmak. Onu da başaramayacaktır. Öyküde adama eşlik eden bir köpek-kurt karışımı Yukon köpeği vardır. Köpek, doğanın acımasız durumunu ve karşılaşılacak tehlikeyi adamdan çok daha iyi sezmektedir. Ayrıca aralarında gerçek bir sevgi, dostluk veya ortaklık bağı yoktur. Adam köpeği sadece bir araç, hatta donmak üzereyken ellerini ısıtmak için öldüreceği bir nesne olarak görür. Köpek de bunu sezdiği için adama güvenmez. Zaten adam öldüğünde, köpek adamın arkadaşlarının kurduğu ve onu bekledikleri kampı bulmak için onu donmuş halde bırakıp gider. Jack London’ın öyküsünde ölüm, direnmeye karşın yavaş yavaş, hissedilmeyerek ve uyuşarak gelir. Adam donarken aslında tatlı bir uykuya daldığını sanır.
Ateş Yakmak öyküsü, Türkiye siyasetine uyarlandığında; kibirle hareket edenlerin, toplumsal gerçeklerin sertliğini (Yukon soğuğunu) hafife alarak hem kendilerini hem de kurmak istedikleri barış ve istikrar ateşini nasıl bir felakete sürükleyebileceğini anlatır gibidir. Türkiye siyasetinde iktidar blokları (özellikle uzun süreli yönetimlerin getirdiği güç konsantrasyonu), yapısal ekonomik krizleri, toplumsal fay hatlarını veya demokratik gerilemeleri çoğu zaman “güçlüyüz, bize bir şey olmaz” ya da “her şey kontrolümüzde, durumu kontrol ediyoruz” kibriyle yönetme eğilimindedir. Öyküdeki yaşlı yerlinin uyarıları; muhalefetin, sivil toplumun veya akademinin yaptığı yapısal uyarılara benzetilebilir. İktidarın uyarıları göz ardı ederek kendi çizdiği anlatıya aşırı güvenmesi, öyküdeki adamın donma noktasına ilerleyen trajik yürüyüşünü andırır.
Türkiye’de Kürt sorununun çözümü veya toplumsal barış için zaman zaman yakılan “ateşler” (örneğin çözüm süreçleri veya diyalog zeminleri), devasa kitlelerin (şovenizm, milliyetçi refleksler, statüko ve yerleşik devlet aklı) ağırlığı hesap edilmeden kurulduğu için defalarca sönmüştür. DEM Parti (ve geleneği), Türkiye siyasetinde ana akım sistemin dış çeperinde, adeta Yukon soğuğunda hayatta kalmaya çalışan bir aktör gibidir. Kendi siyasi varlığını korumak için yaktığı her meşale, sistemik baskıların, kayyum politikalarının veya yargısal süreçlerin (ağaçta biriken karın düşmesi gibi) altında kalma riski taşır. Öyküdeki adamın ateşi yeniden yakmak için parmaklarının donması ve kibritleri verimli kullanamaması, siyaset alanının daralmasıyla aktörlerin manevra kabiliyetini kaybetmesine benzetilebilir.
Türkiye’de Türkler ve Kürtler yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşmalarına rağmen, özellikle politik elitlerin dili ve milliyetçi kutuplaşma nedeniyle toplumsal empati bağı ciddi yara almıştır. İki kesim arasındaki ilişki, öyküdeki iki canlının, “aynı sert coğrafyada (ülkede) beraber yürümek zorunda olan ama birbirinin dilini anlamayan, birbirine güvenmeyen” bir yabancılaşmaya dönüşmektedir. Ortak bir “ateş” etrafında birleşmek yerine, taraflar birbirini sadece kendi hayatta kalma stratejisinin bir aracı veya tehdidi olarak görmeye başladığında, toplumsal sözleşme de öykünün sonundaki gibi çözülme riskiyle karşı karşıya kalır. Türkiye’deki mevcut politik ortamda kurumların (yargı, akademi, medya) işlevini yitirmesi ve toplumsal muhalefetin büyük oranda apati (hissizlik/eylemsizlik) içine girmesi bu “yavaş donmaya” benzer. Toplum ve siyaset, krizlerin derinleşmesine karşı reflekslerini kaybetmekte, dondurucu atmosfere alışarak uyuşmaktadır.
Jack London’ın “Ateş Yakmak” öyküsündeki karakterler, dinamikler ve semboller üzerinden Abdullah Öcalan’ın Türkiye siyasetindeki, Kürt hareketindeki ve devletle olan ilişkilerdeki rolü arasında çarpıcı alegorik bağlar kurulabilir. Öyküdeki en önemli figürlerden biri, ana karaktere Yukon’un dondurucu soğuğunda nasıl hayatta kalacağını anlatan ve “Bu soğukta asla yalnız seyahat etme” diye uyaran yaşlı yerlidir. Adam başlangıçta bu ihtiyarı küçümser ve kibirle dinlemez; ancak donmak üzereyken onun ne kadar haklı olduğunu anlar. Abdullah Öcalan, özellikle İmralı sürecinden itibaren (ve 2013-2015 çözüm sürecinde) hem devlete hem de Kürt hareketine sık sık “tarihsel uyarılarda” bulunan bir figür rolünü oynamıştır. Öcalan’ın “Ortadoğu ve Türkiye’de demokratik bir çözüm olmazsa bu dondurucu iklim (savaş/kaos) herkesi yutar” yönündeki savunmaları ve mektupları, öyküdeki yaşlı yerlinin uyarılarına benzetilebilir. Türk devlet aklı ve ana akım siyaset, uzun süre Öcalan’ın veya Kürt siyasi hareketinin “yapısal kriz ve çatışma” uyarılarını (tıpkı öyküdeki adamın ihtiyar yerliyi dinlememesi gibi) kulak ardı etmiştir. Ancak öyküde adamın ateş sönüp donmaya başladığında ihtiyar yerlinin haklılığını itiraf etmesi gibi, Türkiye siyaseti de her tıkanma, ekonomik veya bölgesel kriz döneminde bu uyarıların ve diyalog zeminlerinin reel değerini (uluslararası konjonktürün dondurucu gerçeğiyle yüzleştiğinde) yeniden fark etmek zorunda kalmaktadır.
Öykünün sonunda adam, elleri ve ayakları tamamen donduğu için kibrini ve hareket kabiliyetini kaybeder. Artık doğaya müdahale edemez, kibrit çakamaz ve sadece donarak ölmeyi bekleyen, eylemsiz bir özneye dönüşür. Öcalan, 1999’dan bu yana İmralı’da çok sıkı bir tecrit altındadır. Fiziksel olarak tamamen hareket alanı kısıtlanmış, dış dünyayla ve kendi tabanıyla bağı (kibrit çakma veya ateş yakma imkânı) dönem dönem tamamen kesilmiş durumdadır. Bu yönüyle Öcalan, öyküdeki “coğrafyanın sertliği karşısında fiziksel olarak felç edilen/dondurulan” aktörü andırır. Ancak öyküdeki adamın donması eylemsizlik ve ölümle sonuçlanırken, Öcalan’ın İmralı’daki pozisyonu tam tersi bir etkiye sahiptir. Fiziksel olarak “dondurulmuş” (hareketsiz bırakılmış) olmasına rağmen, fikirleri ve Kürt hareketi üzerindeki ideolojik etkisiyle Türkiye’nin politik iklimini (örneğin DEM Parti çizgisini ve tabanını) sıcak tutmaya, yani hareket ettirmeye devam eden hegemonik bir güçtür. Öyküdeki adam ile köpek arasında ortak bir dil ve güven yoktur. Adam köpeğe sadece faydacı yaklaşır, köpek de adama şüpheyle bakar. Öcalan, Türkiye’deki çözüm arayışlarında kendini her zaman bu iki kutup (Devlet mekanizması ile Kürt halkı/tabanı) arasında köprü kurabilecek, “ortak dili” inşa edebilecek yegâne aktör olarak konumlandırmıştır. Öyküde adam ve köpek birbirine yaklaşamadığı ve ortak bir akıl yürütemediği için felaket gerçekleşir. Türkiye siyasetinde de Öcalan’ın bir köprü olarak işlev görmesine izin verildiği dönemlerde (Çözüm Süreci gibi) iklim yumuşamış; bu bağ koptuğunda veya tecrit derinleştiğinde ise taraflar arasındaki güvensizlik zirveye çıkmış, öyküdeki gibi “herkesin kendi başının çaresine bakmaya çalıştığı” ve toplumsal bağların donduğu sert çatışma dönemlerine geri dönülmüştür. Abdullah Öcalan Ateş Yakmak öyküsü bağlamında; coğrafyanın ve sistemin dondurucu gerçeklerine karşı tarafları uyaran “yaşlı yerli” ile sistemsel olarak hareketsiz bırakılmak istense de tabanındaki siyasi ateşi canlı tutan “merkezi bir figür” arasında gidip gelen karmaşık bir roldedir.
Jack London’ın “Ateş Yakmak” öyküsü ve Türkiye’deki güncel politik dinamikler düşünüldüğünde, Devlet Bahçeli’ye biçilecek rol, öykünün en kritik ve paradoksal kırılma anıyla doğrudan ilişkilidir. Özellikle Bahçeli’nin ezber bozan tarihsel çıkışları (Öcalan’ın “umut hakkından” yararlanması çağrıları, “barış/siyasallaşma koordinatörlüğü” ve “statü açığı” gibi yasal çerçeve önerileri) göz önüne alındığında, öyküdeki “Kibriti Çakan/Ateşi Yeniden Yakmaya Çalışan Sert İrade” rolü tam olarak ona verilebilir. Donmayı engelleyecek ateşi yakmak istemektedir. Olacakların farkındadır. Öyküdeki adam, Yukon soğuğunda kibrinin kurbanı olup ilk ateşi söndürdükten sonra elleri donmaya başlar ve ölüm gerçeğiyle yüzleşir. Artık tek bir şansı kalmıştır:
Jack London’ın “Ateş Yakmak” öyküsünün dondurucu Yukon coğrafyası ile Türkiye siyasetinin sert gerçekliği arasında kurulan bu alegori, son kertede tüm aktörler için hayati dersler barındırır. Türkiye’nin ortak geleceğini ve toplumsal barışını (yani ortak “ateşi”ni) korumak adına, iktidar, muhalefet ve DEM Parti’nin bu trajediden çıkarması gerekir. Öyküdeki adamın en büyük hatası, mevsimin ne kadar sert olduğunu bildiği halde deneyimli yerlilerin uyarılarını küçümsemesi ve kendi fiziksel gücüne aşırı güvenmesidir. İktidar blokları, ellerindeki devasa devlet gücüne, medya kontrolüne ve bürokratik mekanizmalara güvenerek toplumsal fay hatlarını, ekonomik krizleri ve bölgesel tehditleri hafife almamalıdır. “Biz ne yaparsak yapalım bu sistemi ayakta tutarız” kibri, tıpkı öyküdeki adamın -50 derece soğukta yürümeye devam etmesi gibidir. İktidar, dışarıdan gelen uyarılara (sivil toplum, yargı bağımsızlığı, liyakat ve muhalefetin eleştirileri) kulak tıkarsa, en kritik anda parmaklarının donduğunu (devlet mekanizmalarının felç olduğunu) fark ettiğinde artık çok geç olabilir. Gücü elinde tutmak, doğanın (toplumsal ve ekonomik yasaların) sert gerçeğini değiştirmeye yetmez.
Öykünün sonuna doğru adam, soğuğun etkisiyle acı çekmeyi bırakır, tatlı bir uyku haline geçer ve öleceğini bile bile teslim olur. Türkiye’deki ana akım muhalefet, iktidarın hamleleri veya sistemin dayatmaları karşısında statik kalmamalıdır. Toplumsal bıkkınlık, “ne yapsak değişmiyor” hissi ve siyasetsizlik, öyküdeki adamın donmadan hemen önceki o “tatlı uyuşma” haline benzer. Muhalefet, sadece iktidarın hatalarını veya çaktığı kibritleri uzaktan izleyen pasif bir gözlemci olmaktan çıkmalıdır. Kendi alternatif ateşini yakacak cesareti, programı ve dinamizmi üretemeyen bir muhalefet, sistemin genel olarak donup çöktüğü o nihai felakette iktidarla birlikte aynı dondurucu sona mahkûm olur.
Öyküdeki adamın fiziksel olarak sonunu getiren şey, ateşi üzerine karların düşeceği devasa bir ladin ağacının altına yakmasıydı. Ayrıca yanındaki köpekle hiçbir gerçek bağ kuramamıştı. DEM Parti ve Kürt siyasi hareketi, toplumsal barış veya demokratikleşme adına yaktığı siyasi meşaleleri ve kurduğu ittifakları, üzerine yerleşik devlet aklının ya da milliyetçi reflekslerin (ağaçtaki karların) çığ gibi düşmeyeceği, daha korunaklı ve geniş toplumsal zeminlerde inşa etmelidir. Öyküdeki köpek ile adam arasındaki kopukluk gibi, Türkiye’nin batısındaki geniş halk kitleleriyle (Türk tabanıyla) olan empati ve güven bağı sadece taktiksel ittifaklara indirgenmemelidir. Ortak yaşamın dili ve güvencesi inşa edilmediği müddetçe, siyaset alanının daraldığı dondurucu kriz anlarında tarafların birbirini yalnız bırakması kaçınılmaz olur.
Jack London’ın öyküsünden Türkiye geneli için çıkacak en yalın ders şudur: Yukon coğrafyası serttir ve hata affetmez. Türkiye’nin içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyası, ekonomik kırılganlıklar ve toplumsal kutuplaşma da aynı şekilde acımasız bir “dondurucu iklim” yaratmaktadır. Siyaset sahnesindeki aktörler (İktidar, Muhalefet, DEM Parti) birbirlerini yok etmeye, tasfiye etmeye veya araçsallaştırmaya çalıştıkça, aslında üzerinde yaşadıkları ülkenin toplam hayatta kalma enerjisini tüketmektedirler. Eğer bu topraklarda hukukun üstünlüğü, toplumsal barış ve adalet ekseninde ortak bir ateş kararlılıkla yakılamazsa; kibirli yürüyüşçü de, onu uzaktan izleyenler de, coğrafyanın dilini bildiğini iddia edenler de aynı sistemik soğukta uyuşarak donmaya mahkûmdur. Jack London’ın öyküsündeki dondurucu Yukon soğuğu, sadece fiziksel bir iklim değil; adaletsizliğin, işsizliğin ve toplumsal kutuplaşmanın yarattığı sistemik bir donma halidir. Bu sert coğrafyada hayatta kalmanın ve toplumu ısıtmanın tek yolu, bu üç kavramı birbirinden ayırmadan, eş zamanlı olarak hayata geçirmektir. Adalet, ateşin yakılacağı güvenli zemindir. Hukukun üstünlüğü ve adalet olmadan atılan hiçbir adım kalıcı olamaz. Adaletin olmadığı bir ülkede, istihdam da toplumsal barış da tıpkı öyküdeki o karlı ladin ağacının altına yakılan ateş gibi, en küçük bir sarsıntıda sönecektir. İstihdam, o ateşi sürekli besleyecek olan odundur. İnsanlara aş, iş ve gelecek güvencesi sunamayan bir sistem, toplumsal enerjiyi tüketir. Ekonomik refah ve adil bölüşüm, toplumu uyuşmaktan ve umutsuzluktan koruyan en büyük kalkandır. Toplumsal Barış ise o ateşin etrafında kurulan ortak yaşam iradesidir. Türklerin, Kürtlerin ve bu ülkenin tüm renklerinin birbirine yabancılaşmayı bırakıp, birbirini araçsallaştırmadan, ortak bir gelecek etrafında kenetlenmesidir. Sonuç olarak; Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, aktörlerin tek başına ve kibirle yürüdüğü kör bir patika değil; adaletle zemini düzeltilmiş, istihdamla harı yükseltilmiş ve toplumsal barışla etrafı sarılmış ortak bir memleket ateşidir. Bu ateş yakılmadığı sürece, geriye kalan tüm siyasi tartışmalar dondurucu bir karanlıkta savrulan boş kelimelerden ibaret kalacaktır.

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!