ALTIN BUZAĞI

01 Ekim 2026 Yazan  
Kategori Genel, Güncel Bilgiler

ALTIN BUZAĞI

Bu aralar tarihte olan ya da olduğuna inanılan önemli olayların günümüze ders bırakacak sonuçları olduğunu düşünüyorum. Tabii güçlü bir dini bilgi istediği için yardım alarak günümüzle (ülkemizde son zamanlarda olan önemli gelişmeler doğrultusunda) benzerliği (analoji) olacak konulara değinmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu analojiler benim değil, yardım aldığım kaynakların (bu konuda bilgi sahibi olanlar, internet, yapay zeka sorgulaması dâhil) becerisidir. Bu bağlamda “Altın Buzağı” olayına değinmek isterim.

 Tevrat ve Kur’an’da anlatılan İsrailoğullarının (Mısır’dan çıkışından sonra yaşanan) “Altın Buzağı” olayı, binlerce yıl önce çölde yaşanmış tarihsel bir olay olarak görülebilir. Daha geniş bir bakış açısı ile bakıldığında, insan psikolojisinin, kitle yönetiminin ve sosyolojinin hiç değişmeyen kurallarını anlatan evrensel yönü vardır. Günümüz Türkiye’sinin toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel durumuna bakıldığında, bu olayda adı geçenlerin ve davranışlarını sanki benzerlikleri varmış gibi görülür.

Olay şu şekilde anlatılır: Hz. Musa, Allah ile konuşma yapmak ve ilahi şeriatı (Tevrat levhalarını) teslim almak üzere Tûr Dağı’na çağrıldı. İlkin bu süre 30 gece olarak belirlenmiş olmasına karşın daha sonra (10 gece daha eklenerek) 40 geceye tamamlandı. Musa dağa çıkarken kardeşi Harun’u kavmine vekil bırakarak şu uyarıyı da yapar: “Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış, bozguncuların yoluna uyma!” Musa’nın dağda kalma süresi 10 gün uzayınca, Mısır’daki putperest kültürün etkisinden henüz tam kurtulamamış olan İsrailoğulları arasında huzursuzluk başladı. Bu durumu fırsat bilen Sâmirî adındaki bir kuyumcu, halkın psikolojisini manipüle etmeyi başardı. Sâmirî, halka Mısırlılardan (firavun ordusunun boğulan askerlerinden) kalan altın ziynet eşyalarının kendilerine haram veya yük olduğunu söyleyerek bunları eritmeyi teklif etti. Öneri kabul edilince, Sâmirî, topladığı altınları eriterek bir buzağı heykeline dönüştürdü. Heykelin içine rüzgâr girdiğinde, rüzgârın mekanik etkisiyle (heykelden) böğürmeye benzer bir ses çıkarıyordu. Bunun üzerine Sâmirî halka dönerek, “İşte bu sizin de tanrınızdır, Musa’nın da tanrısıdır; fakat Musa bunu unuttu (başka yerde aramaya gitti)” dedi. Halkın büyük bir kısmı bu hileye kanarak yapılan altın buzağıya tapmaya, etrafında dans edip ayinler yapmaya başladı. Harun bu olanlara müdahale etmeye çalışsa da başaramaz. Topluluk isyan ederek, “Musa bize dönüp gelinceye kadar biz bu buzağıya tapmaya devam edeceğiz” dediler. İnsanların bu halini gören Harun, toplumu zorla durdurmaya çalışırsa İsrailoğullarının tamamen bölüneceğini ve birbirini katledeceğini öngördü. Ayrıca, Musa döndüğünde “Kavmi böldün” suçlamasının olabileceğini ve canına kastedilebileceğini düşündü. Bu nedenle müdahalede zayıf kaldı. Denir ki Allah, Tûr Dağı’ndaki Musa’ya kavminin Sâmirî tarafından saptırıldığını söyledi. Bunun üzerine Musa, büyük bir üzüntü ve öfke içinde kavmini bıraktığı yere döndü. Kavminin altın buzağı etrafında dans ettiğini görünce öfkesinden elindeki ilahi levhaları (Tevrat sayfalarını) yere fırlattı. Kardeşinin saçını ve sakalını çekti: “Saptıklarını gördüğün zaman bana uymana ne engel oldu? Emrime asi mi oldun?” Harun, abisine adeta yalvardı: “Ey anamın oğlu! Saçımı sakalımı çekme. İnan ki bu kavim beni zayıf gördü, neredeyse beni öldüreceklerdi. Düşmanları bana güldürme, beni bu zalim kavimle bir tutma! Ben senin, ‘İsrailoğulları arasına ayrılık soktun’ demenden korktum.” Musa’nın, kardeşinin haklılığını ve masumiyetini anlayınca öfkesinin dindiği ve hem kendisi hem kardeşi için bağışlanma dilediği anlatılır. Musa bu olanların nedenini Sâmirî’ye sordu. Onun yanıtı epeyce gizem ve kibir doluydu: “Ben onların görmediği bir şeyi (Cebrail’i veya onun atının izini) gördüm. O elçinin ayak izinden bir avuç toprak alıp (buzağının harcına) attım. Bunu bana nefsim güzel gösterdi.” Musa’nın cezası ağırdır: “Defol git! Artık hayatın boyunca (bulaşıcı bir hastalık veya psikolojik azap sebebiyle) ‘Bana dokunmayın!’ demekten başka çaren olmayacak… Tapıp durduğun tanrına bak! Biz onu mutlaka yakacağız, sonra da küllerini denize savuracağız.”

Altın Buzağı imha edildi. Sâmirî ömrünün sonuna kadar insanlardan uzak ve tek başına yaşadı. Kutsal kitaplarda bu olay, hatasını anlayan İsrailoğulları pişman oldular, diye açıklanır.
Sâmirî figürü kitlelerin duymak istediği yalanı, onların kutsallarını ve arzularını kullanarak üreten dahi bir manipülatördür. Günümüz Türkiye’sinde bu figür; sosyal medya trolleri, sahte kanaat önderleri, popülist siyasetçiler ve kitleleri peşinden sürükleyen manipülatörlerde kendini gösterir. Sâmirî, rüzgâr esince ses çıkaran içi boş bir heykel yaptı. Bugün de sosyal medyada veya içi tamamen boş, gerçekçi (inandırıcı) olmayan ama “ses getiren”, köpürtülmüş suni gündemler ve algılar üretiliyor.

Altın Buzağı, günümüzde adeta maddiyatın, paranın ve gücün somutlaşmış halidir. Günümüz Türkiye toplumunda yaşanan en büyük ahlaki ve kültürel aşınmalardan biri, üretmeden, emek vermeden zengin olma arzusudur. Bu arzu maalesef yaş itibariyle de çocuk sayılacak insanlarımıza dahi sirayet etmiştir. Okumanın bir önemi yok, önemli olan zenginleşmedir, düşüncesi bu yaş grubunda dahi etkilidir. Son olanlara bakılınca da, saadet zincirleri, yasa dışı bahis, fon dolandırıcılıkları ve bir anda devasa servetlere kavuşan sosyal medya figürleri tam olarak modern birer “altın buzağı”dır. Toplum, bu şatafatlı hayata (altına) adeta öykünüyor, yaşanabilecek ahlaki çöküntüyü önemsemiyor.

Harun, zor durumun ortasında kalmış, toplumu sakinleştirmeye ve doğru yola çekmeye çalışan “makuliyeti”, sağduyuyu ve hukuku temsil eder. Ancak kitleler o kadar cinnet halindedir ki onu ölümle tehdit ederler. Günümüz Türkiye’sinde siyasi, dini veya ideolojik olarak aşırı kutuplaşmalar yok olmamıştır. Sağduyulu, adil ve rasyonel söylemlerde bulunan aydınlar, akademisyenler veya siyasetçiler (modern Harunlar), kendi mahalleleri tarafından “hainlik” veya “korkaklık” ile suçlanarak linç ediliyor. Toplum, itidalli liderleri değil, Sâmirî gibi bağıran, öfkeyi körükleyen figürleri takip etmeyi seçiyor.

Musa, düzeni, ilahi hukuku ve otoriteyi temsil eder. Döndüğünde gördüğü manzara karşısında yaşadığı büyük öfke, kurumsal yapının çöküşüne verilen sert bir tepkidir. Türkiye’de zaman zaman toplumu derinden sarsan büyük skandallar (sistemik çürümeler) ortaya çıktığında, toplumda ve devlet mekanizmalarında devasa bir öfke fırtınası kopar. Yasalar (levhalar) adeta havada uçuşur, sert cezalar gündeme gelir. Ancak kıssada olduğu gibi, asıl sorun öfke patlamasından çok, sistemin neden bu kadar kolay dejenere olabildiği ile ilgilidir.

Altın Buzağı kıssası, Türkiye’nin en köklü ve karmaşık sorunlarından biri olan Kürt sorunu ve Abdullah Öcalan’ın pozisyonu bağlamında, siyaset sosyolojisi ve kitle psikolojisi açısından da ilginç analojiler barındırmaktadır. Türkiye, Kürt sorununun çözümünde 2013-2015 yılları arasında Öcalan’ın da mektuplarıyla dâhil olduğu bir “Çözüm Süreci” yaşadı. Ancak bu süreçte bölgede kurulan mahkemeler, asayiş birimleri ve hendek kazılması gibi devlet otoritesini tamamen sarsan olaylar ortaya çıkınca, devlet aklı (Musa refleksiyle) masayı devirdi ve çok sert bir güvenlik konseptine geri döndü. Devlet, kendi egemenlik alanında başka bir iradenin veya kutsallığın yeşermesine izin vermeyeceğini, tıpkı Musa’nın buzağıyı eritip denize dökmesi gibi, askeri operasyonlarla ve kayyum politikalarıyla o yapıyı tasfiye ederek gösterdi.

Kürt meselesinde legal alanda siyaset yapan aktörler (geçmişten günümüze HEP, DEP, BDP, HDP ve bugünkü DEM Parti çizgisi ile Selahattin Demirtaş gibi figürler) sıklıkla Harun’un pozisyonuna düşmektedir. Kandil’in ve Öcalan’ın (silahlı gücün/putlaştırılan iradenin) gölgesinden tamamen çıkamadıkları veya kitleleri durdurmaya güçleri yetmediği için devlet tarafından suçlanırlar. Devletin sert refleksleri ve statüko nedeniyle sivil alanda alan bulamazlar.

Türkiye’de yıllardır en katı, tavizsiz ve milliyetçi duruşu temsil eden devlet aklının (MHP lideri Devlet Bahçeli şahsında), birdenbire Öcalan’ı Meclis’e davet etmesi ve “umut hakkı” tanınmasından bahsetmesi, Türk siyaseti için tıpkı Musa’nın öfkeyle gelip levhaları yere fırlatması gibi tüm yerleşik kuralları ve ezberleri altüst eden kurumsal bir şoktur. Devlet, “Sorunu benim istediğim kurallarla ve tamamen benim otoritem altında çözeceksiniz” diyerek masayı ve eski statükoyu tek hamlede yıkmıştır.

Bu son barış sürecinde, tabanın yıllarca adeta kutsal bir dava ve dokunulmaz bir irade olarak gördüğü Kandil ve PKK yapısının; Öcalan’ın çağrıları doğrultusunda kendini feshetme kararı alması ve militanların silah bırakması, kıssadaki putun eritilip denize dökülmesine benzer. Yıllarca kitleleri peşinden sürükleyen, uğruna kan akıtılan silahlı yapı (put); bizzat onu var eden irade tarafından “miyadını doldurmuş, içi boş bir araç” olarak ilan edilmiş ve tasfiye edilmiştir.

Sonuç olarak bu kısadan ders çıkarmak gerekir: Bir fikrin, bir liderin veya bir politikanın salt “çok ses getirmesi”, “kitleleri coşturması” onun doğru olduğunu göstermez. Toplum, sloganlara değil, o söylemlerin arkasındaki rasyonel (akılcı), hukuki ve ahlaki temellere bakmalıdır.

Güçlü toplumlar şahıslara, karizmatik liderlere veya tekil figürlere göre değil; kurumlara, hukukun üstünlüğüne ve ortak toplumsal sözleşmelere göre ayakta kalır. Liderler (Musa veya Harun gibi) geçicidir; ancak adalet ve kurumsal mekanizmalar (levhalar) kalıcı olmak zorundadır. Lider odaklı siyaset, o lider gittiğinde toplumu büyük savrulmalara açık hale getirir.

Toplumların ilerleyebilmesi için tabulaştırdıkları, kutsallaştırdıkları, dokunulmaz kıldıkları yanlış fikirleri, dogmaları ve körü körüne bağlılıkları (putları) yeri geldiğinde feda edebilmesi gerekir. Ezberleri bozmak, statükoyu yıkmak ve tabularla yüzleşmek acı verici olsa da toplumsal arınma ve gerçek barış için zorunludur.

Enter Google AdSense Code Here

Yorumlar



Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!