TATAR ÇÖLÜ
04 Ağustos 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
TATAR ÇÖLÜ
Okuduğum bir makaleden esinlenerek Tatar Çölü’nü anlatmak istedim. Venedik Ülkesi’nde yeni teğmen olarak bir gencin yaşadığı hayatın, insanın duygularını ve hayallerini nasıl dejenere ettiğini anlatan güzel bir roman.
Venedik’te köhneleşmiş, manasız bir yere konumlandırılmış olan Bastiani Kalesi’ne ilk tayini çıkan Teğmen Drogo, ailesinden bir günlük uzak mesafede bulunan kaleye gelir gelmez burada çalışamayacağını, burada yaşayamayacağını komutanına söyler. Kalenin köhne yaşamı, terk edilmiş ucube bir yer görüntüsünde olması ve ailesine, sosyal hayatına uzak bir yerde olması Drogo’yu tayin alma konusunda iyice isteklendirir. Kalenin güneyi genişçe bir vadiye bakarken kuzeyi ise Tatar Çölü’ne bakmaktadır. Uçsuz bucaksız olan bu çölde yıllarca kimse gelmemiş, herhangi bir tehditte oluşturmamıştır.
Komutanı onu oyalamak için 4 ay kadar beklemelisin, 4 ayın sonunda askeri doktorun sana rapor vermesi durumunda kaleden başka bir yere tayin alabileceğini söyler. 4. ayın sonunda doktor gelir ve Drogo’ya istediği raporu verir. Aldığı raporu kale komutanına onaylatmaya giden Drogo’nun son anda içine bir his doğar. Ve bu his ona kalede kalması gerektiğini söyler. Aldığı raporu yırtan Drogo bu sayede kalede kalmaya başlar. Komutanları ona sürekli, hala çok gençsin, önünde hayalini gerçekleştirebileceğin uzun bir yaşam var nasılsa, burada kal ilerleyen zamanda gidersin demektedir.
Aslında Drogo’yu kalede tutan şey, kalenin kuzeyinde bulunan Tatar Çölü’nden yapılacak olan bir saldırıda gerçek bir savaşı yaşayıp kahraman olma arzusudur. Beraberindeki meslektaşları ile günlerce yıllarca kuzeyden gelecek olan bir saldırının hayalini kurarlar. Ama aradan yıllar geçer ne bir saldırı ne de bir hareketlilik vardır.
Kalede günler her zamanki gibi aynı monotonlukla geçer. Gelen askerler, giden askerler, her gün yapılan nöbet değişimi vs.
4. yılın sonunda izine ayrılan Drogo biraz şehirde vakit geçirir. Artık ailesine, evine, mahallesine ve arkadaşlarına bir yabancı gibidir Drogo. Şehirdeki komutanlığa gider ve kaleden başka bir yere tayin edilmesini ister. Komutan ona “sen izindeyken karar çıktı, kalede ki personel sayısı yarıya indirilecek ve gitmek isteyenlerin dilekçeleri alındı. Sen geç kaldın” diyecektir.
Drogo tekrardan kaleye döner, gitmesi gereken personeller gider ve kale de bulunan aşker sayısı yarı yarıya azaltılmıştır. Aradan yıllar geçer. Drogo artık elli yaşına gelir ve artık binbaşı rütbesine gelmiştir. Kendisine yakın hissettiği bir rütbeli askerin “dürbünden bakarken gördüm, Tatar Çölü’nde hareketlilik var. Yol yapıyorlar” demesine inanmaz, çünkü artık ümidini kaybetmiştir. Kimsenin Tatar Çölü’nden geleceği filan yoktur ve herkes kahraman olamaz düşüncesindedir. Drogo böyle düşünürken günün birisinde Drogo hastalanır. Bu sırada ise rütbeli arkadaşının dürbünle gördüğü hareketlilik doğrudur ve kaleye doğru Tatar Çölü’nden bir hücum başlar.
Kaledeki doktor Drogo’nun bir ciğer hastalığına tutulduğunu söyler. Drogo her gün iyileşmeyi bekler ama maalesef iyileşemez. Drogo’nun burada iyileşemeyeceğini ve şehire gitmesi gerektiğini söyleyen rütbeli askerlere itiraz eder. “Yarına iyileşirim, 2 güne kalmaz iyileşirim” der kalenin savunma savaşına katılmak için can atması üzerine. Maalesef ki geçen günlerde iyileşmez ve bir araba çağrılarak kaleden şehre götürülür Drogo.
Hayalini kurduğu, kahramanı olmak istediği savaşı yıllarca beklemiş, 30 yılını bu an için bu kalede tüketmiş olan Drogo ne yazık ki savaşa katılamamış ve gönderildiği handa hayatını kaybetmiştir.
Özetini verdiğim Dino Buzzati’nin “Tatar Çölü” romanı, ilk görev yeri olan uçsuz bucaksız bir sınır kalesine giden genç Teğmen Giovanni Drogo’nun, hayatını büyük bir anlam arayışı ve boş bir bekleyişle harcamasını anlatır. Kısa süre sonra ayrılmayı düşündüğü bu rutinde yıllarını tüketir ve büyük bir zafer hayali kurduğu düşmanın gelmesini beklerken yaşlanır ve nihayetinde ölür.
Drogo her seferinde makul bir gerekçeyle kalede bir yıl daha kalmıştır. İnsan yaşantısında da kararlar böyledir, her verilen karar makul olabilir ama her geçen süre ömürden geçer.
Romanın en ilginç bölümü düşmanla değil, kurallarla ilgilidir. Genç bir er olan Lazzari kalenin dışında kalır, geri dönmek ister ama gece parolasını hatırlayamaz. Nöbetçi onu tanır, sesini bilir, arkadaşıdır. İşte tam da bu yüzden vurur. Çünkü kural ve nizam böyledir.
Otuz yılda kalenin verdiği tek zayiat budur zaten: Kendi askeri, kendi kuralı yüzünden, hiç gelmeyen bir düşmanın gölgesinin korkusuyla kurşunlama. Bir toplumun asıl kaybı da beklenen büyük çatışmada değil, o çatışmaya hazırlık adına kendi insanına yaptığı uygulamalarda verilir. Parolayı hatırlamayanlar vurulur; ardından nizamın kusursuz işlediğine dair rapor yazılır.
Bu romandan biz de bir hisse çıkaracak olursak şunları söyleyebiliriz: Bizler de uzun yıllardır “barış” ortamını bekledik ama çok da çaba harcamadık. Kararlar verdik ama bugünlere kadar geldik. Adalet, hukuk sistemi, özgürlükler, ekonomide iyileşme, eşitlik gibi değerleri ömür boyu bekledik. Tüm bunlar ömrümüzden geçti. Kaybedilen yılların önemini bilerek en azından bu kez Kürt sorununu kardeşlik ve eşitlik anlayışı içinde çözmek gerekir derim. Unutmayalım ki yaşadığımız sadece tek bir ömür var. Saygı ile. Bülent Tekin

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!