HAPİSHANELER-2
25 Ekim 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
HAPİSHANELER-2
Hapishane tarihine girmişken devam etmem gerektiğine kanaat getirdim. Zor bir konu ama yardım alabiliyorum. 1595 tarihli Amsterdam Islah Evi (Rasphuis), modern ceza hukuku ve infaz tarihinin ilk modern cezaevi ve ıslah kurumu olarak kabul edilir. Orta Çağ boyunca uygulanan işkence, bedensel cezalandırma veya doğrudan ölüm cezaları yerine; suçluların kapatılarak, çalıştırılarak ve eğitilerek topluma kazandırılması (ıslah edilmesi) fikrinin hayata geçirildiği ilk merkezdir. Bu kurumun kurulma gerekçesi,1588 yılında hırsızlık yapan 16 yaşındaki bir çocuğa verilen idam cezasının, Amsterdam jürisi tarafından “çocuğun öldürülmek yerine eğitilmesi” gerektiği savunularak bozulması, bu kurumun fikri temelini oluşturmuştur. 1595 yılında kurulan ve 1596’da eski bir manastır binasında faaliyete geçen kurum, ilk olarak yalnızca genç erkek suçlular ile dilenciler için tasarlanmıştır. İki yıl sonra, 1597 yılında kadın suçlular için de benzer ilkelerle çalışan Spinhuis(Eğirme Evi) adı verilen ayrı bir bölüm açılmıştır. Amsterdam Islah Evi, hapishanelerin sadece bir “infaz veya yargılama beklenen karanlık zindanlar” olmaktan çıkıp, özgürlüğü bağlayıcı cezaların toplumsal rehabilitasyon amacıyla kullanıldığımodern cezaevi sistemine geçişte (Hücre ve Auburn sistemleri gibi) dünyaya öncülük etmiştir. 1815 yılına kadar faaliyet gösteren kurum, Avrupa ve Amerika’daki pek çok ceza infaz reformuna doğrudan esin kaynağı olmuştur.
Burada Auburn sistemine yer vermek istiyorum. Gündüz toplu çalışma yapılır. Mahkûmlar gün boyunca atölyelerde, taş ocaklarında veya cezaevi işlerinde grup hâlinde çalışırlar. Bu yönüyle cezaevinin kendi masraflarını karşılaması (ekonomik verimlilik) amaçlanmıştır. Mahkûm gece tek başına tecrit altındadır. Çalışma saatleri bittikten sonra mahkûmlar geceyi tek kişilik hücrelerinde yalnız geçirirler. Mutlak sessizlik kuralı her an için geçerlidir. Mahkûmların birbirleriyle konuşması, fısıldaşması, hatta göz teması kurması kesinlikle yasaktır. Bu kuralın takibi için mahkûmların yürürken önlerine bakmaları ve yemekte karşılıklı oturmamaları gibi katı kurallar uygulanmıştır.
1595 yılında kurulan ve 1596’da eski bir Clarissenklooster manastırında kapılarını açan Amsterdam Islah Evi (Rasphuis), ceza infaz tarihinde bir devrimdir. Bu kurumu bu denli özel kılan idari yapı, “Su havuzu” efsanesi ve 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden Michel Foucault’nun bu kurum üzerinden yaptığı sosyolojik analizler konuyu derinleştirmektedir. Amsterdam yönetimi, mahkûmların raspaladığı (toz hâline getirdiği) Brezilya pelesengi (odun) üzerinde kuruma bölgesel bir tekel hakkı vermişti. Boya ve tekstil sanayisi için hayati olan bu kırmızı pigment, cezaevini ciddi şekilde kâr eden bir ticari işletmeye dönüştürdü. 1603 yılında kuruma gizli bir bölüm eklendi. Amsterdam’ın zengin burjuva aileleri, laf dinlemeyen, alkole veya kumara bulaşan asi çocuklarını disipline edilmesi için ücreti mukabilinde buraya teslim edebiliyordu. Aileler dışarıya çocuklarının “yatılı okulda” olduğunu söylüyordu.
Bu hapishaneyle ilgili anlatılan şehir efsanelerinden çok gerçek olaylara gitmek istiyorum, arşivde yazılanlara… Arşiv belgeleri, buranın dış dünyaya tamamen kapalı bir zindan olmadığını gösteriyor. Amsterdam burjuvazisi ve şehre gelen yabancı zenginler ücret karşılığında bilet alarak cezaevinin avlusuna giriyor ve mahkûmların odun raspalamasını izliyordu. Hatta ebeveynler, çocuklarına “Eğer söz dinlemezsen sonun böyle olur” diyerek ibret olsun diye çocuklarını buraya getirmekteydi. Mahkûmlar adeta bir hayvanat bahçesindeki canlılar gibi sergileniyordu.
İlk yıllarda amaç “ıslah ve eğitim” olsa da, Amsterdam City Archives (Şehir Arşivleri) belgelerine göre kurum kısa sürede ucuz iş gücü üreten bir fabrikaya dönüştü. Şehir yönetimi tekstil boyası tekelini elinde tuttuğu için mahkûmlara günlük üretim kotası koymuştu. Günlük hedeflenen kırmızı toz kilosuna ulaşamayan mahkûmlar, akşam yemeğinden mahrum bırakılıyor veya gardiyanlar tarafından kırbaçlanıyordu.
1603 yılına ait bir kararla hapishaneye eklenen “Gizli Islah Bölümü” arşivlerdeki en ironik gerçektir. Buraya yoksul suçlular değil; fuhşa, kumara, alkole bulaşan veya aile mirasını çarçur eden zengin burjuva çocukları atılırdı. Bu odadaki ayrıcalıklı mahkûmlar Brezilya odunu raspalamaz, ağır iş yapmazlardı. Zengin aileler, çocuklarının toplum içindeki itibarını korumak için cezaevine yüksek paralar öder ve dışarıya çocuklarının “yatılı okulda” veya “denizaşırı ticarette” olduğunu söylerlerdi.
Hapishane günlüklerinde (1650’lerde) geçen gerçek bir vakaya göre; raspa atölyesindeki ağır koşullara dayanamayan bir grup mahkûm, odun yontmakta kullandıkları keskin aletleri gardiyanlara karşı doğrultarak isyan başlatmıştır. İsyan, dışarıdan çağrılan silahlı şehir muhafızları tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Elebaşları avluda halka açık bir şekilde kırbaçlanmış ve ceza süreleri iki katına çıkarılmıştır.
Özetle arşivler, felsefi kitaplarda anlatılan “suçluyu topluma kazandırma” idealinin arkasında; Amsterdam’ın yoksullarını, dilencilerini ve küçük hırsızlarını tekstil endüstrisi için köle gibi çalıştıran, üzerinden turizm geliri elde eden merkantilist (ticari) bir çarkın döndüğünü açıkça belgelemektedir.
Rasphuis ile ilgili en ürkütücü ve felsefi ceza yöntemi zindanın bodrumunda yer alan ve Waterhuis (Su Evi) olarak adlandırılan hücreydi. Hücreye kapatılan mahkûma bir el pompası veriliyor ve içeriye yukarıdan yavaş yavaş su akıtılıyordu.
Mahkûm boğulmamak için durmaksızın çalışmak ve suyu dışarı pompalamak zorundaydı.
Bu ceza, “Çalışmayan toplumsal olarak boğulur” fikrinin fiziksel bir manifestosuydu. Felemenkçedeki “Pompen of verzuipen (Pompala ya da boğul)” deyiminin de kökeni burasıdır.
Fransız filozof Michel Foucault, kült eseri “Disiplin ve Ceza: Hapishanenin Doğuşu” kitabında ceza sistemlerinin evrimini incelerken Amsterdam Islah Evi gibi kurumlara merkezi bir önem atfeder. Foucault’ya göre Rasphuis, modern iktidarın insan bedenini kontrol etme biçimindeki köklü değişimin ilk ve en net örneğidir.
Foucault, sanayi devrimine doğru ilerleyen dünyada iktidarın artık bedenleri “yok etmek” yerine onlardan “ekonomik fayda sağlamak” istediğini belirtir. Rasphuis’teki saatlerce süren odun raspalama işi, mahkûmu sadece cezalandırmaz; onu modern fabrikanın monoton ritmine hazırlayan disiplinli bir robota dönüştürür. Amsterdam Islah Evi’nin kapısındaki “Vahşi hayvanlar evcilleştirilmelidir” ibaresi, iktidarın insanı “hizaya sokulması gereken bir canlı” olarak görmeye başladığının kanıtıdır. Foucault, bu modelin daha sonra Jeremy Bentham’ın Panoptikon (tek bir merkezden herkesin izlendiği hapishane) modeline ve günümüzün okul, kışla, fabrika ve hastane gibi tüm modern kurumlarına sirayet ettiğini savunur. Foucault’ya göre modern toplumda hepimiz, kuralları içselleştirdiğimiz kendi içsel hapishanelerimizde yaşamaktayız.
Bu hapishane, Michel Foucault’nun bahsettiği “disiplinci iktidarın” en çıplak özetidir. Cezaevi, mahkûmun bedenini yok etmek yerine, ona hayatta kalma arzusu üzerinden diz çöktürmüş ve onu endüstriyel dünyaya boyun eğen uysal bir işçi hâline getirmiştir.

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!