CADI KAZANI
30 Temmuz 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
CADI KAZANI
John Proctor, eşi Elisabeth ile birlikte Salem’de Hristiyanlığa bağlı ve kapalı bir toplumda yaşayan özgür düşünceli bir çiftçidir. Papaz Parris’in bağnazca vaazlarını dinlememek için kiliseye gitmediğinden toplumda yabancı gözüyle görülür.
Papaz Parris’in yeğeni olan ve evlerinde çalışan Abigail Williams, John’u karısı Elizabeth’in uzun hastalığı sırasında baştan çıkarmış; Elisabeth ise iyileştiğinde durumu anlayarak Abigail’i evden uzaklaştırmıştır. Abigail’le ilişkisine son veren Proctor, karısına karşı vicdanında rahatsızlık duymaktadır. 1692 yılının Ocak ayında Abigail, Proctor’ların yeni çalışanı Marry Warren, Papaz Parris’in 9 yaşındaki kızı Betty Parris ve onlara bakıcılık yapan siyahi hizmetçi Tituba ile birlikte ormanda çocuksu oyunları arasında ruh çağırmakta, büyülü iksirden içip çıplak dans etmektedir. Genç kızlar, kendi aralarında gizli “cadıcılık oyunu” nu oynarken Papaz Parris’in baskınına uğrarlar ve Betty düşüp kalır. Cadılık söylentileri üzerine halkın Parris’in evinin önünde toplanması karşısında Papaz Parris kızını iyileştirmesi için şeytan kovma uzmanı Papaz Hale’i haber çağırır. Böylece Hale “cadı avı”na başlar. Genç kızlar suçlamalardan kurtulabilmek için cadılık suçlamalarını başkalarının üzerine atmaya çalışırlar. Kızların suçlamaları yüzünden çok sayıda kişi tutuklanır. Çiftçi Protoctor’a saplantılı bir ilgi duyan Abigail, Protoctor’un karısı Elisabeth’in adını verir.
Proctor, cadı mahkemesi karşısında Abigail ile olan evlilik dışı ilişkisini açığa dökerek karısını kurtarmak ister. Ancak, başka bir yerde sorguya çekilen Elisabeth, kocasını kurtamak için, kocasının böyle bir ilişkisini bilmediğini söyleyince, Proctor’un savı kanıtsız kalır. Elisabeth serbest bırakılırken, Proctor cadılık suçuyla hapse girer.
Bu arada Abigail, kilisenin paralarıyla uzaklara kaçmıştır. Gittikçe huzursuzlaşan halkı yatıştırmak amacıyla mahkeme, bir kişiyi ölüme mahkûm etmeye ve suçunu itiraf etmesi koşuluyla salıvermeye karar verir. Bu kişi Proctor’dur; başka cadı adlarını da vermesi koşuluyla serbest bırakılacak, itirafnamesi de kilisenin kapısına asılacaktır. Ancak kendi adını ve saygınlığını sonuna kadar korumaya çalışan Proctor, yalancı tanıklıkta bulunmayı reddeder ve diğer masum insanlarla birlikte idama gider.
Arthur Miller’in 1952 yılında yazdığı “Cadı Kazanı” oyununu hem yazarın kültürel yapısını hem de yaşadığı dönemin politik ve sosyolojik özelliklerini yansıtır. Cadı Kazanı oyununda Amerikalı senatör McCarthy’nin başını çektiği 1950’li yıllarda yaşanan komünist düşmanlığının eleştirisi yapılmaktadır. McCarthy dönemini komünist olarak tanınan akademisyen, sanatçı ve aydınların adeta bir cadı avı yöntemiyle ve hukuk dışı uygulamalarla cezalandırıldığı bir dönem olarak değerlendirmek mümkündür. Miller, McCarthy döneminde siyaset ve hukuk koalisyonu ile yaşanan haksızlıkları, hukuksuzlukları ve cezalandırmaları özgürlük ve denge ilişkisi bağlamında değerlendirirken McCarthy döneminin eleştirisini 3 yüzyıl önceki geçmiş bir zamana dönerek din kurumu ve mahkemeler üzerinden yapmaktadır.
Cadı Kazanı oyunu 17. yüzyılda din kurumu ile hukuk mahkemelerinin yaptığı zalimliği ve adaletsizliği sahneye aktarırken hem McCarthy dönemine hem de tarihin tekerrürüne gönderme yapmaktadır.
Miller, insanların akla ve mantığa uygun olmayan olaylara karşı sessiz kaldığını, çoğunluğa uyum sağladığını ve akılcı davranan masum insanların ise cezalandırıldığına dikkat çekerken, McCarthy dönemine yaptığı gönderme ile benzer durumların her yüzyılda yaşanabileceğine vurgu yapmaktadır. İdeolojisi din ve muhafazakârlık olan Cadı Kazanı oyununun ana eksenini ve yaşanan çatışmaların kaynağını hak, adalet, hukuk, ötekileştirme, dışlama, cezalandırma, korku duygusu ve konformizm kavramları oluşturmaktadır.
Korku duygusunun tarih boyunca insanları kontrol etmek, otoritenin isteklerine boyun eğdirmek, tutum ve davranışlarını belirlemek için görünmez bir ikna aracı kullanıldığı tartışılmaz bir olgudur. Korku duygusu gerçeklik kadar düşsellikle de yakından ilgili olduğundan insanın bilinç dünyasını etkileyebilmektedir. Yazar oyunda cadılıkla suçlananların insanlık onurunu koruyabilmek için ölümü göze almış olduklarına vurgulamış ve gerçeğin her zaman kazanacağı mesajını vermiştir. Miller’in kendisi de bu eserden ötürü komünizmi desteklemekle suçlanacak ve 1957’de “Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi” tarafından yargılanacaktı. O yıllarda Amerikan toplumunun yerleşik değerlerine ve buna bağlı olarak kapitalizme ve kurumsal yapısına karşı tepkiler, Amerikan yönetimi tarafından “dinsizlik”, “ahlaksızlık”, “vatan hainliği” olarak nitelendiriliyordu.
Cadılıkla suçlanan insanlar üzerinden tüm topluma korku salınması ve sindirme çabasında bulunulması iktidarların her zaman gerçekleştirebilecekleri yöntemlerden sadece birisidir. Bu korku ve yıldırma, şekilsel olarak biçim değiştirse de içerik açısından aynı mantığın ürünüdür. Oyun bu yapısı ile sadece McCarthy dönemi Amerikası için değil, benzer politikaları yaşayan tüm ülkeler ve toplumlar için geçerliliğini sürdürmektedir. Böylesi bir korkuyu ülkemizde de yaşayan ya da endişe duyan maalesef vardır.
Bir makaleden biraz hukuk yardımı alarak şu belirlemeler yapılabilir: Cadı Kazanında yargılama, suç araştırmasıyla başlamaz. Cadıların varlığı ve kasabaya kötülüğün sızdığı düşüncesi peşinen kabul edilir. Bundan sonra yapılan şey gerçeği araştırmak değil, kabul edilmiş bu düşünceyi doğrulayacak kişiler ve davranışlar bulmaktır. Önce suç tanımlanır, ardından suçlu aranır.
Oyunda suçlanan kişi için gerçek anlamda güvenli bir savunma yolu yoktur. Suçlamayı kabul ederse cadı olduğunu söylemiş olur. Suçlamayı reddederse şeytanla yaptığı anlaşmayı gizlemeye çalıştığı kabul edilir. Mahkemenin delillerini sorgularsa mahkemenin meşruiyetini tehdit etmiş sayılır. Bu nedenle savunma yapmak, suçun yeni bir deliline dönüştürülür.
Salem yargılamalarının en korkutucu yönlerinden biri, suçlanan kişiye sunulan kurtuluş yoludur. Kişi cadı olduğunu kabul eder ve başka insanların adını verirse yaşamını kurtarabilir. Suçsuz olduğunu savunmaya devam ederse ölümle karşılaşır. Bu düzen, sadece itiraf üretmez; yeni suçlular üretmeye devam eder. Bir kişinin kendisini kurtarabilmesi için başka birinin ismini vermesi gerekir. Yeni isimler verildikçe soruşturma genişler. Her yeni suçlama da cadıların gerçekten var olduğunun kanıtı olarak sunulur. Suçlanan kişi sayısının artması, sistemin doğru çalıştığını ve tehdidin büyüklüğünü gösteren bir işaret olarak kabul edilir.
Bu yöntemle yapılan suçlama kendi kendisini doğrulayan bir mekanizmaya dönüşür: Cadıların var olduğu söylenir. İnsanlar cadılıkla suçlanır. Suçlananlar kurtulabilmek için başka kişilerin isimlerini verir. Yeni isimlerin ortaya çıkması ise ilk suçlamanın doğruluğuna delil sayılır.
Masumiyet, mahkemenin yanılabileceğini gösterdiği için tehlikeli hâle gelir. İtiraf ise sistemin doğruluğunu onayladığı için ödüllendirilir. Böylece mahkeme, adaletin kurumu olmaktan çıkar; kendi anlatısını koruyan bir kuruma dönüşür.
Sonuç olarak korku zamanla sessizliğe ve daha sonra da kanıksamaya dönüşür ve toplumu esir alır. Herkes susar ve toplum adeta ikna olur ve cadı kazanı kaynamaya devam eder. Nihayetinde o bir kazandır ve ateş yandıkça kaynar ve içine atılacak bolca kurban-her zaman-vardır. Saygı ile. Bülent Tekin

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!