HAPİSHANELER-3
26 Ekim 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
HAPİSHANELER-3
Hapishane konusundaki bu üçüncü yazımı yazarken keşke bu konuya girmeseydim diye çok düşündüm ama bunları yazmasaydım eksik kalırdı diye düşünmeden edemiyorum. Teknik ve teorik bir konu ama olsun, yardım almaya devam ediyorum, bu yazımı da bitireceğim. Dünya felsefe ve kriminoloji tarihinde, bir krala yapılan suikast girişimi ve sonrasındaki vahşi cezalandırma süreci, modern hapishane sisteminin doğuşunu tetikleyen en büyük sembolik kırılma kabul edilir. Bu suikast, Fransız düşünür Michel Foucault’nun modern hapishanelerin doğuşunu anlattığı dünyaca ünlü eseri Hapishanenin Doğuşu kitabının temel tezidir.
Robert-François Damiens’in 5 Ocak 1757 tarihinde Fransa Kralı XV. Louis’ye düzenlediği suikast girişimi ve sonrasındaki idam süreci, tarih kitaplarına en ince ayrıntısına kadar kaydedilmiş en dramatik ve vahşi olaylardan biridir. Bu olay, sadece bir kralın yaralanması değil, koca bir çağın ceza adalet sisteminin çöküş öyküsüdür. Robert-François Damiens, 42 yaşında, geçmişte askerlik yapmış, kiliselerde ve zengin aristokratların yanında uşaklık (hizmetçi) yapan bir Fransızdı. Çevresinde dengesiz ve asabi yapısı nedeniyle “Şeytan Robert” olarak bilinirdi. O dönem Fransa’da Katolik Kilisesi içindeki dini çatışmalar (Cizvitler ve Jansenistler arasındaki kavgalar) ve parlamento ile Kral arasındaki siyasi krizler en üst seviyedeydi. İşsiz kalan ve bu siyasi tartışmalardan derinden etkilenen Damiens, Tanrı adına hareket ettiğine inanmaya başladı. Amacı kralı öldürmekten ziyade, ona büyük bir “uyarı” vermek ve onu sarsmaktı. Saat akşam 18:00 civarıydı. Kral XV. Louis, Versailles Şatosu’nda hasta olan kızı Madame Victoire’ı ziyaret etmiş ve kendisini bekleyen kraliyet arabasına doğru merdivenlerden iniyordu. Kralın etrafında veliaht prens (Dauphin), saray görevlileri ve meşaleler taşıyan iki sıra kraliyet muhafızı bulunuyordu. Kalabalığın arasından sıyrılan Damiens, hızla muhafızların arasından geçti ve Kral’ın sağ böğrüne darbeyi indirdi. Kral ilk başta birinin kendisine çarptığını veya yumruk attığını sandı, elini böğrüne götürdüğünde avucunun kanla dolduğunu gördü. Bağırarak, “Biri beni soktu, şu adamı yakalayın ama onu öldürmeyin!” dedi. Damiens’in kullandığı silah aslında küçük bir ceb/kalem bıçağıydıO gün hava aşırı soğuk olduğu için Kral üst üste kalın kışlık kıyafetler ve kalın bir kadife kürk giymişti. Bıçak bu kalın kumaşları geçip Kral’ın 4. ve 5. kaburgası arasında sadece 1 santimetrelik yüzeysel bir kesik oluşturdu. Kral ölümcül bir yara almamıştı. Damiens kaçmaya çalışmadı, elinde bıçakla orada beklerken hemen yakalandı. Kraliyet ailesi büyük bir panik içindeydi; bunun büyük bir darbe planı veya geniş bir komplo olduğundan şüpheleniliyordu. Damiens haftalarca ağır işkenceler altında sorgulandı. Suç ortaklarının isimlerini vermesi için ayaklarına “demir botlar” takılarak kemikleri sıkıştırıldı, ayak tabanları yakıldı. Ancak Damiens tek bir isim bile vermedi; bu eylemi tamamen kendi inancıyla, kralı uyarmak için yaptığını tekrarladı.
Mahkeme, Damiens’i en ağır suç olan “Kral Katilliği” suçundan idama mahkûm etti. İnfaz, Paris’tekiPlace de Grève meydanında, binlerce meraklı gözün (ve soyluların) önünde yapıldı. Tarihçi ve düşünür Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu kitabına tam olarak bu anın resmi mahkeme tutanaklarını aktararak başlar. İnfaz şu dehşet verici sırayla uygulandı: “Damiens kilise önünde diz çöktürülerek günahını itiraf etmeye zorlandı. Kralı bıçakladığı sağ eli, kükürt ateşiyle tamamen yakılarak kömür haline getirildi. Göğsü, kolları ve bacakları kızgın demir kerpetenlerle parça parça koparıldı. Bu açılan derin yaraların içerisine erimiş kurşun, kaynar yağ, kızgın reçine, balmumu ve kükürt döküldü. Damiens’in iki kolu ve iki bacağı dört güçlü ata bağlandı. Atlar kırbaçlanarak zıt yönlere koşturuldu. Ancak Damiens’in kasları ve tendonları o kadar dayanıklıydı ki saatler süren çabalara rağmen atlar vücudu parçalayamadı. Cellat (cellatbaşı) Charles-Henri Sanson, atların işini kolaylaştırmak için Damiens’in eklemlerindeki tendonları baltayla kesmek zorunda kaldı. Ancak bundan sonra atlar Damiens’in uzuvlarını koparabildi. Kolları ve bacakları kopmuş olan Damiens’in hâlâ nefes almakta olangövdesi meydandaki büyük bir ateşe atılarak tamamen kül edildi ve külleri havaya savruldu.”
Meydandaki bu vahşet, monarşinin gücünü göstermek için tasarlanmıştı ama tam tersi bir etki yarattı. İnfazı izleyen halk ve aydınlar, devlet eliyle yapılan bu işkencenin caniliğinden o kadar tiksindiler ki ceza felsefesinde büyük bir devrim başladı. Damiens, Fransa tarihinde bu şekilde (atlarla parçalanarak) idam edilen son kişi oldu. Devletlerin, suçluların “bedenini yok etmek” yerine onları “dört duvar arasına kapatıp ruhunu ıslah etme” mantığı, yani modern hapishane fikri, bu meydandaki çığlıkların yarattığı toplumsal vicdan azabından doğdu. 1757’deki bu olay, hapishane fikrini sıfırdan yaratmadı ancak “Eski Düzen”in (Monarşinin bedensel işkence sisteminin) artık sürdürülemez olduğunu kanıtladı. Suikastten sonra süreç çok hızlı ilerledi: Damiens’in ölümünden sadece 7 yıl sonra (1764), İtalyan hukukçu Cesare Beccaria dünyayı sarsan “Suçlar ve Cezalar Hakkında” kitabını yazdı. Beccaria, cezaların vahşi değil, caydırıcı ve adil olması gerektiğini, en ideal cezanın ise kölelik veya uzun süreli hapisolduğunu açıkça ilan etti. İtalyan hukukçu Cesare Beccaria, bu eserinde modern ceza hukukunun temellerini attı. Beccaria’nın teorisi, meydanlardaki işkence sistemini tamamen yıktı: “Beccaria, suçluyu vahşice cezalandırmanın suçu önlemediğini savundu. Önemli olan cezanın korkunçluğu değil, suç işleyen herkesin kesinlikle yakalanıp cezalandırılacağını bilmesiydi (kesinlik ilkesi). Ceza, işlenen suçun topluma verdiği zararla orantılı olmalıydı. Küçük bir hırsızlık ile cinayetin cezası aynı (veya ikisi de ölüm) olamazdı. Beccaria’ya göre, halkın gözü önünde bir günde biten vahşi bir idam, anlık bir şok yaratır ve unutulur. Ancak bir suçlunun ömür boyu ya da uzun yıllar boyunca dört duvar arasında, özgürlüğünden mahrum bir şekilde çalıştırılması, toplum için çok daha uzun süreli ve kalıcı bir caydırıcılık sağlar.”
Aydınlanma düşünürleri (Voltaire, Rousseau, Bentham), devletlerin baskısıyla, suçluları meydanlarda parçalamasının halkta isyan ve tiksinti duygusu yarattığını fark ettiler. Böylece ceza, kamusal bir vahşet gösterisi olmaktan çıkarılıp, devlet binalarının (hapishanelerin) arkasında gizli, disiplinli ve bürokratik bir sürece dönüştürüldü. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında Avrupa ve Amerika’da binlerce modern hapishane inşa edildi. Aslında; hapishane gerçeği ve teorisi bu suikastten önce de bir fikir olarak mevcuttu. Ancak Damiens’in atlarla parçalandığı o kara gün, eski işkence sisteminin vahşetini o kadar çıplak bir şekilde gözler önüne serdi ki, modern devletler başka çareleri kalmadığı için hapishane sistemini tek meşru ceza yöntemi olarak kabul etmek zorunda kaldılar.
Meydanlardaki idamlar yasaklanıp cezalar hapishane duvarlarının arkasına gizlenince, devletin gücü ve kontrol biçimi de radikal bir şekilde değişti. Düşünür Michel Foucault bu durumu şu şekilde açıklar: “Eski düzende ceza, kralın gücünü gösteren kamusal bir tiyatro gibiydi. Ancak halk zamanla suçluya acımaya ve devlete öfkelenmeye başladı. Modern hapishaneyle birlikte ceza gizlendi. Devlet suçluyu toplumun gözü önünden aldı, kapalı bir binaya koydu. Böylece devlet ‘can can alan bir zalim’ gibi görünmekten kurtuldu; ceza artık adli, bürokratik ve ‘soğuk’ bir işleme dönüştü. Eski sistem suçlunun bedenini hedef alıyordu (parçalama, yakma). Modern hapishane ise suçlunun ruhunu, zamanını ve zihnini hedef alır. Mahkûmun kaçta uyanacağı, ne zaman yiyeceği, ne kadar çalışacağı saniyesi saniyesine planlanır. Kişi artık bedensel acıyla değil, zamanının ve özgürlüğünün elinden alınmasıyla cezalandırılır. Sanayi Devrimi ile birlikte devletlerin ve fabrikaların ‘disiplinli, saate uyan ve emirlere itaat eden’ işçilere ihtiyacı vardı. Modern hapishaneler, serserileri, işsizleri ve suçluları alıp sıkı bir disiplin altında çalıştırarak onları sisteme uygun, uysal ve üretken bireyler haline getirmeyi amaçladı. Hapishanedeki fabrika tarzı çalışma disiplini, aslında dışarıdaki sanayi toplumunun bir simülasyonuydu.”
Sonsöz olarak bu anlamda modern hapishane, sadece suçluların kilit altında tutulduğu dört duvar değil; mimarisiyle, yönetim şemasıyla, psikolojik teknikleriyle ve yasal altyapısıyla bireyin ruhunu, bedenini ve zamanını yeniden şekillendirmeyi hedefleyen devasa bir disiplin makinesidir.

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!