DUVAR DUVARLARINIZ
20 Ekim 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
DUVAR DUVARLARINIZ
Madem “İdamlık Ali”den başladık. Hapishaneden ve öykülerinden devam edelim. Sabahattin Ali’nin 1936 yılında kaleme aldığı “Duvar” öyküsü, edebiyatımızın en sarsıcı, en klostrofobik (kapalı alan korkusu) ve psikolojik derinliği en yüksek başyapıtlarından biridir. Yazarın bizzat Sinop Cezaevi’nde yatarken mahkumlardan dinlediği gerçek bir hikayedir. Bu öykü özgürlük umudu ile ne yazık ki kör talihin amansız çarpışmasını anlatır.
Öykü, Sinop Kalesi’nin ve cezaevinin o ürpertici tasviriyle başlar. Sabahattin Ali, buradaki mahkumları çıldırtan şeyin parmaklıklar değil, hemen arkasındaki Karadeniz’in azgın dalga sesleri olduğunu söyler. Dalgalar her saniye duvara çarpmaktadır ve mahkumlara dışarıda akan özgür ve diri bir yaşam olduğunu hatırlatarak onları içeride adeta eritmektedir.
Yazar cezaevinin bahçesinde dolaşırken, gözlerini sürekli surlara diken, kimseyle konuşmayan, saçları kırlaşmış, yüzü çizgilerle dolu yaşlı bir mahkumla tanışır. İki oda büyüklüğündeki mahkum dükkanında (atölyesinde) oturan bu yaşlı adam, Sabahattin Ali’ye o taş duvarların arasında gömülü kalan en büyük sırrı anlatmaya başlar.
Yıllar önce, bu kır saçlı adam henüz gencecik bir mahkumken, cezaevinde kendine çok yakın gördüğü, ruh ikizi gibi olan bir yol arkadaşı vardır. İkisinin de cezası çok uzundur ve bu nemli, karanlık zindanda çürümek istememektedirler.
Çalıştıkları atölyenin arka duvarının aslında kalenin en eski, kimsenin kontrol etmediği surlarına dayandığını fark ederler. İki arkadaş, geceleri herkes uyuduktan sonra, aylar sürecek amansız bir çalışmaya girişirler. El yapımı küçük aletlerle, tırnaklarıyla, her gün milim milim o koca taş duvarı kazmaya başlarlar. Çıkardıkları molozları ve taş tozlarını ceplerinde taşıyarak tuvaletlere dökerler. Amaçları, surun dışına, denizin tam kıyısına açılan gizli bir dehliz (tünel) yapmaktır.
Aylar süren sabırlı çalışmanın ardından, nihayet duvarda bir insanın geçebileceği büyüklükte bir taş gevşer. O taş yerinden oynatıldığında karşılarına gece karanlığında parıldayan Karadeniz ve hürriyetin rüzgarı çıkar. Kaçış planı hazırdır; o gece zifiri karanlıkta açtıkları delikten dışarı sızarlar.
Ancak surların dışına çıktıklarında, tam da Karadeniz’in o kayalık kıyısında beklerken hiç hesap etmedikleri bir şey olur: Şafak çok erken sökmeye başlar. Gökyüzü aydınlandıkça, kalenin burçlarında ellerinde tüfekleriyle devriye gezen jandarmaların gölgeleri belirmeye başlar.
Kır saçlı adam (hikayeyi anlatan), jandarmaları görünce aniden büyük bir korkuya ve paniğe kapılır. Arkadaşına dönüp, “Yakalayacaklar, kurtuluş yok! Geri dönelim, gece yine deneriz” diye fısıldar. Ancak diğer arkadaşı kararlıdır. Özgürlüğün kokusunu almıştır ve bir daha o karanlık zindana girmeye niyeti yoktur. Arkadaşına, “Ben dönmem, gerekirse vurulurum ama gitmeliyim” der ve karanlık kayalıkların arasında, denizin köpüklerine doğru koşarak gözden kaybolur. Kır saçlı adam ise korku içinde sürünerek o gizli delikten içeri sızar, taşı yerine oturtur ve hücresine geri döner.
Ertesi gün cezaevinde büyük bir gürültü kopar, jandarmalar sayım yapar ve bir mahkumun eksik olduğu anlaşılır. Geniş çaplı aramalar yapılır ancak firarinin izine rastlanmaz.
Hücresine geri dönen mahkum, arkadaşının paçayı kurtardığını, Karadeniz’in dağlarına ulaştığını ve özgürce nefes aldığını düşünür. İçeride yattığı uzun yıllar boyunca en büyük avuntusu bu olur. Ne zaman dalga seslerini duysa, ne zaman gökyüzüne baksa kafasında hep aynı hayali kurar: “Dostum dışarıda, benim için de özgürce yaşıyor, dağlarda rüzgara karşı yürüyor…” Bu düşünce ona zindanda hayatta kalma gücü verir.
Aradan uzun yıllar geçer. Cezaevi idaresi eskiyen dükkan duvarlarını ve surların bir kısmını yıktırıp yeniden örme kararı alır. Taş ustaları ve ameleler balyozlarla o eski surları yıkmaya başlar. Hikayeyi anlatan kır saçlı mahkum da bahçede durmuş, gençlik yıllarında arkadaşıyla birlikte kazdığı o duvarın yıkılışını buruk bir gülümsemeyle izlemektedir.
Balyoz darbeleriyle büyük bir taş kütlesi gürültüyle yere yuvarlanır. Duvarın içindeki karanlık, derin bir kovuk (dehliz) açığa çıkar. İşçiler içeri doğru baktıklarında dehşet içinde çığlık atarlar.
Duvarın o karanlık kovuğunun içinde bembeyaz bir insan iskeleti durmaktadır. İskeletin ayaklarında çürümüş eski kunduralar, hemen yanı başında ise bir meşin ekmek torbası vardır.
Bahçede yıkımı izleyen yaşlı mahkum, o meşin torbayı gördüğü an dizlerinin bağı çözülür, dünya başına yıkılır. Çünkü o torba, kaçış gecesi arkadaşının yanına azık olarak aldığı, kendi elleriyle ona teslim ettiği torbadır.
Arkadaşı o gece aslında kaçmayı başaramamıştır. Karanlıkta yolunu kaybetmiş, jandarma hareketliliğinden korkunca surların arasındaki o kör dehlizlerden birine sığınmıştır. Ancak jandarma dışarıda önlem alınca veya duvarın o kısmı fırtınayla çöküp çıkış yolunu kapatınca, talihsiz mahkum o daracık taş kovuğun içinde sıkışıp kalmıştır. Arkadaşı, hemen yanı başındaki koğuşta milletin uyumasını beklerken, o duvarın içinde günlerce açlıktan, susuzluktan ve nefessizlikten canlı canlı kıvranarak can vermiştir.
Kır saçlı adam, arkadaşının dağlarda özgürce dolaştığını sanıp onun adına sevinerek koca bir ömrü tüketirken; aslında can dostunun yıllarca kendi yattığı yatağın hemen arkasındaki duvarda bir iskelet olarak kendisini beklediğini anlar.
Sabahattin Ali öyküyü, yaşlı adamın bu korkunç gerçeği anlattıktan sonra gözlerini uzaklara dikmesi, elindeki sigaranın küllerinin rüzgarda savrulması ve Sinop duvarlarına çarpan o hiç susmayan, acımasız dalga seslerinin uğultusuyla bitirir.
Sabahattin Ali’nin “Duvar” öyküsünde işlediği çaresizlik duygusu, edebiyat tarihinde “insanın mekân ve kader karşısındaki mutlak çaresizliği” temasının en kusursuz örneklerinden biridir. Yazar, çaresizliği sadece dört duvar arasına sıkışmak olarak değil, zihinsel ve zamansız bir işkence olarak kurgular.
Öykünün en büyük çaresizliği, kır saçlı adamın yıllarca korkunç bir yalanla teselli bulmuş olmasıdır.
Adam, dostunun dışarıda, dağlarda özgürce nefes aldığını hayal ederek zindanın kahrına katlanabilmiştir. Onun özgürlüğü, kendisinin de hayata tutunma dalı olmuştur.
Ancak adam en sonunda da olsa, öğrenir ki, kendi ruhunu besleyen o tek umut, aslında yanı başındaki duvarın içinde günlerce acı çekerek ölen dostunun çürüyen bedeni üzerine kuruludur. İnsanın ömrünü adadığı en güzel tesellinin, aslında en büyük trajedi olduğunu anladığı o an, çaresizliğin çaresizliğidir.
Sabahattin Ali, hikayenin sonunda bizi şu sarsıcı gerçekle baş başa bırakır: İnsan ne kadar plan yaparsa yapsın, ne kadar direnirse dirensin; bazen aşılamaz çıkmazlarla karşı karşıya gelebilir.
Sabahattin Ali’nin “Duvar” öyküsündeki duvar ve iskelet sembolleri, Türk-Kürt meselesinin tarihsel, sosyolojik ve psikolojik çıkmazlarını anlamak için muazzam ve sarsıcı bir metafor sunar.
Tıpkı öyküde olduğu gibi, bu meselede de tarafların ördüğü kalın duvarlar ve bu duvarların arkasında gizlenen trajik iskeletler, toplumsal hafızanın en derin çaresizlik alanını oluşturur.
Bir iletişimsizlik sorunu olmuştur: Öyküdeki duvar, insanları hürriyetten ve birbirinden ayıran aşılmaz bir engeldir. Türk-Kürt meselesinde ise “duvar”, iki halkın arasına siyasi krizler, çatışmalar, önyargılar ve milliyetçi reflekslerle örülmüş olan görünmez toplumsal surlardır.
Hafıza yanılması farkedilememiştir: Türk-Kürt meselesinde de batıdaki sıradan bir vatandaş ile doğudaki bir köylü ya da çatışmanın içindeki bir birey, yıllarca birbirlerinin gerçek acılarından habersiz ya da yanlış algılarla yaşamışlardır.
Zaman zaman özgürlüğün önünde engeller oluşmuştur: Tıpkı Sinop’taki mahkumlar gibi, Türkiye toplumu da bu görünmez duvarlar yüzünden tam anlamıyla demokratikleşemez ve ortak bir refah zeminine (özgürlüğe) kavuşamaz.
Bazen görünmez barikatlar oluşur: Barış, diyalog ve çözüm umutları her yükseldiğinde (dalga sesleri gibi dışarıdan özgürlük fısıldandığında), araya giren şiddet spirali ve kutuplaşma bu duvarları daha da kalınlaştırır. Taraflar, birbirlerinin acısını ve çaresizliğini bu kalın duvarlar yüzünden göremez, duyamaz hale gelir.
Öykünün en sarsıcı anı, duvar yıkıldığında içinden çıkan o bembeyaz iskelettir. Türk-Kürt meselesinin en büyük trajedisi de, toplumsal hafızanın derinliklerine, yani “tarihin duvarlarının içine” gömülmüş olan iskeletlerdir.
Sabahattin Ali’nin “Duvar”ı bize en sonunda şunu fısıldar: Geçmişin acılarıyla, duvarların içine gizlenmiş iskeletlerle cesurca yüzleşilmediği sürece; örülen o kalın duvarlar gün gelir tüm toplumu çeviren devasa bir hapishaneye dönüşür.

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!