NAMUS BELASI
22 Ekim 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
NAMUS BELASI
Madem hapishane’den başladık, devam edelim. Türkiye’de en derin iz bırakan hapishane hikâyelerine konu olan yerlerden biri Sinop Cezaevi’dir. Üç tarafı Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla çevrili olan bu kale-cezaevi, surlarının kalınlığı, yüksek nem oranı ve kaçmanın imkânsız oluşuyla ünlüydü. Orada yatanlara göre “Girenlerin rutubetten, dışarıdaki dalga seslerinden ve yalnızlıktan delirdiği” bir yerdi. Halk türkülerine konu olan bir diğer ünlü Sinop efsanesi ise Sandıkçı Şükrü’dür. Rize’de işlediği bir cinayet sonrası yakalanıp Sinop Cezaevi’ne gönderilen Şükrü, cezaevinden kaçmayı başaran çok nadir insanlardan biridir.
1900’lerin başında Rize’nin Haldoz (Portakallık) mahallesinde yaşayan Şükrü, aslında kendi halinde, iyiliksever ve sakin bir adamdı. Ancak bir gün katıldığı köy düğününde, bölgenin güçlü isimlerinden Abdi Ağa’nın adamları Şükrü’nün kardeşini bıçakla ağır yaraladı. Kardeşini kanlar içinde gören Şükrü, adaleti kendi aramaya karar verdi. Silahını kuşanıp ağanın kapısına dayandı ve Abdi Ağa’yı köy meydanında vurarak öldürdü. Olayın ardından yakalanan Şükrü, 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve o dönem “kaçılması imkânsız” gözüyle bakılan, Sinop Cezaevi’ne gönderildi. Şükrü zindanda cezasını çekerken memleketten çok acı bir haber aldı: Rize’nin nüfuzlu zorbalarından Rüstem Ağa, Şükrü’nün hapiste olmasını fırsat bilerek karısı Fadime’ye göz koymuş ve ona eziyet etmeye başlamıştı. Karısının çaresizliğini duyan Şükrü için artık zindan duvarlarının bir hükmü kalmamıştı. Sinop Cezaevi’nden o güne kadar kimse kaçamamıştı. Ancak Şükrü kafasına koymuştu; gardiyanların bir anlık boşluğundan yararlanarak kale surlarından Karadeniz’in azgın ve buz gibi sularına atladı. Karadenizli sandalcıların da gizli yardımlarıyla, azgın dalgalarla boğuşarak 3 gün içinde deniz yoluyla Rize’ye varmayı başardı. Memleketine ayak basar basmaz namusuna leke sürmeye çalışan Rüstem Ağa’yı bularak ortadan kaldırdı ve hemen ardından Rize dağlarına çıktı. Dağlarda kendi çetesini kuran Sandıkçı Şükrü, kısa sürede sıradan bir kaçak olmaktan çıkıp bir efsaneye dönüştü. Onun çok kesin bir kuralı vardı: Fakirin ekmeğine asla dokunmuyor, tam aksine zengin ağalardan ve zalim beylerden zorla aldığı malları, paraları yoksullara dağıtıyordu. Bölgenin zenginlerinden Perilizade’nin mısır tarlalarındaki ürünleri yoksullarla paylaşmayı reddetmesi üzerine, Şükrü adamlarıyla çiftliği basmış, tüm mısırları toplatıp köyün yaşlılarına ve fakirlerine çuvallarla dağıttırmıştı. Bu tarz eylemleri yüzünden halk onu ihbar etmek bir yana, dağlarda saklıyor ve adeta bağrına basıyordu. Sandıkçı Şükrü’nün devlete meydan okuması ve halk desteğini arkasına alması yönetimi rahatsız etti. Dönemin Trabzon Valisi Kadir Paşa, Şükrü’yü yakalamak için peşine 500 atlıdan oluşan devasa bir müfrezetaktı. Ancak dağları avucunun içi gibi bilen Şükrü’yü yakalamak kolay değildi. Devlet çareyi Şükrü’nün çok yakından tanıdığı, geçmişte hayatını kurtardığı arkadaşı Varilcioğlu Sadık’ı kullanmakta buldu. Of’un İkizdere köyünde etrafı sarılan Şükrü, jandarmayla çatışmaya girmek üzereyken eski dostu Varilcioğlu Sadık öne çıktı. Sadık, “Şükrü teslim ol, devlet sana zarar vermeyecek, söz veriyorum” diyerek onu ikna etti. Arkadaşının sözüne ve namusuna güvenen Sandıkçı Şükrü, silahını yere bırakarak teslim oldu. Ancak yürüyerek götürüldüğü esnada, devletin otoritesini sarstığı gerekçesiyle arkasından ateş açıldı. Sandıkçı Şükrü, 9 Ocak 1907’de, teslim olmasına rağmen sırtından vurularaktrajik bir şekilde öldürüldü. Cansız bedeni ibret olsun diye Rize meydanında 3 gün boyunca sergilendi. Teşhir süresi bittikten sonra Şükrü’nün cenazesi, bugün Rize merkezde yer alan Şeyh Camii’nin (o dönemki mezarlık alanı) bulunduğu yere apar topar gömüldü. Ağabeyinin sırtından vurulmasını, cesedinin günlerce meydanda teşhir edilmesini ve adeta bir suçlu gibi alelacele gömülmesini gururuna yediremeyen kız kardeşi, gecenin karanlığından faydalanarak gizli bir plan yaptı. Kız kardeşi, güvendiği birkaç kişiyle birlikte gizlice Şeyh Camii mezarlığına gitti. Ağabeyi Sandıkçı Şükrü’nün mezarını açarak cansız bedenini oradan çıkardı ve bilinmeyen güvenli bir yere taşıyıp yeniden defnetti. Kız kardeşinin bu hamlesi yüzünden Sandıkçı Şükrü’nün gerçek mezarının tam olarak nerede olduğu günümüzde bile kesin olarak bilinmemektedir. Halk arasındaki yaygın inanışa göre; kız kardeşi onun naşını yetkililerin veya düşmanlarının bir daha bulup zarar veremeyeceği, muhtemelen Rize’nin yüksek dağ köylerinde ya da Of-İkizdere civarındaki saklı bir aile mezarlığına defnetmiştir. Bu gizem, onun adının halk arasında tamamen bir efsaneye dönüşmesini sağlamıştır. Halk bu sevdiği ve yiğit gördüğü bu insanın arkasından yas tuttu ve ağıt yaktı: “Sinop kale kapısı reflection, zincir tutmuyor kolu / Ne olur salıverin, gitsin o fukara kulu…” “Yaz mofis (müfreze) kâtip yaz, böyle ferman yazılmadı / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz…” Varilcioğlu Sadık, devletten vaat edilen ödülü alsa ve Kolcu Reisliği unvanını korusa da bölgede yaşayan bir ölüye dönüştü. Toplumdan tamamen tecrit edilen Sadık, korku içinde yaşamaya başladı çünkü Şükrü’nün dağdaki adamlarının peşinde olduğunu biliyordu. Halk anlatılarına göre Varilcioğlu Sadık, aldığı korumalara ve jandarma desteğine rağmen Şükrü’nün adamlarının takibinden kaçamadı. Bir gece, Şükrü’nün sadık adamları ve akrabaları Sadık’ın izini buldu. Kıstırılan Varilcioğlu Sadık ölümden kaçamadı.
Sabahattin Ali, 1932 yılında (Aydın ve Konya cezaevlerinin ardından) Sinop Cezaevi’ne sürgün edilmiştir. Kaldığı dönemde, cezaevinde kendisinden yıllar önce yatmış olan ve firarıyla efsaneleşen Sandıkçı Şükrü’nün hikâyesi, koğuşlarda hâlâ mahkûmlar arasında kulaktan kulağa anlatılan en büyük efsaneydi. Sabahattin Ali, cezaevinde Sandıkçı Şükrü’nün adımlarını, pişmanlıklarını ve firar anını bizzat o koğuşların diliyle yazar. Tıpkı Sandıkçı Şükrü gibi Sabahattin Ali de hayatının sonunda bir ihanetle öldürüldü. 1948 yılında üzerindeki siyasi baskılardan bunalarak Türkiye’den kaçmak isteyen Sabahattin Ali, kendisine rehberlik etmesi için güvendiği Ali Ertekinisimli bir kaçakçı tarafından Bulgaristan sınırında kalleşçe arkasından vurularak katledildi.
Sandıkçı Şükrü’nün hikâyesi, Kürt coğrafyasında dağlara çıkan ve halk efsanesine dönüşen Kürt sosyal eşkıyaları ile benzerlikler ve yapısal paralellikler taşır. Kürt coğrafyasında dağlara çıkan eşkıyalar için de ana çıkış noktası benzerdir. Feodal ağaların toprak gaspı, jandarma baskısı veya kurumsal adaletsizlikler karşısında kanunların kendilerini korumadığını düşünenler, adaleti kendi elleriyle sağlama yolunu seçmişlerdir.
Kürt kültüründe özellikle Koçero (Mehmet İhsan Kilit), Hamido (Hamit Aldemir) ve Hekimo gibi figürlerin yaşam hikâyeleri incelendiğinde, Sandıkçı Şükrü ile aralarında benzerlikler görülür. Mesela Koçero, Batman, Siirt ve Bitlis dağlarında zenginlerin kervanlarını ve toprak sahiplerini soyup; elde ettiği parayı dul kadınlara, yetim çocuklara ve yoksullara dağıtmıştır. Tıpkı Şükrü gibi, “Fakir fukaranın canına, malına kastetmeme” yemini vardır. Koçero’nun eşkıya olma nedeni halk anlatımına göre şöyledir: 1950’li yılların başında Koçero, Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bir toprak ağasının yanında rençberlik (ırgatlık) yaparak geçimini sağlıyordu. Bu sırada ağanın oğlunun, Koçero’nun eşine sarkıntılık ettiği ve rahatsızlık verdiği kulaktan kulağa yayıldı. Bu durumu bir namus meselesi yapan Koçero, ailesine bir zarar gelmesini engellemek için önce eşini ve çocuğunu gizlice Suriye sınırının ötesine (bugünkü Rojava bölgesine) götürüp güvenli bir yere bıraktı. Ardından Silvan’a geri dönerek ağanın oğlunu vurdu. Öldürdüğü adamın cesedini ise ibret olsun diye Silvan’ın çarşı meydanına bıraktı. Bu cinayet, onun kanun kaçağı haline gelmesine ve devlet tarafından aranmasına neden oldu. Daha sonra da işleyeceği bir cinayet onu dağa çıkmaya zorlayacaktır.
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Koçero için yazılmış bir şiiri vardır: “…gocunmayın güzel beyler / hanımlar / alınıp incinmeyin! /koçero bir vatandır / yaşanılır boydan boya / koçero bir vatansızlık / bir dağlaşmış yalnızlıktır koçero / mavzerleşmiş bir haksızlık / yanıtsız bir dilekçe!”
Osmanlı devleti için Sandıkçı Şükrü, asayişi bozan, devletin otoritesini sarsan, yakalanıp imha edilmesi gereken tehlikeli bir “katil ve şaki” (adi suçlu) idi. Ancak Karadeniz halkının hafızasında zenginden alıp fakire mısır dağıtan bir halk kahramanı olarak ölümsüzleşti. Kürt sorununda da ana akım medya uzun yıllar boyunca bölgedeki eşkıyalığı (Koçero, Hamido vb.) sadece “kriminal bir asayiş vakası” olarak kodlamıştır. Her iki taraftaki figürler de adaletsizlikler karşısında kanunların kendilerini korumadığını düşünerek, adaleti, yasalar karşısında suç olan yolu kullanarak yani kendi elleriyle sağlama (ihkakı hak) yolunu seçmişlerdir. Sandıkçı Şükrü’nün Karadeniz dağlarındaki trajedisi ile Kürt sorununun sosyolojik kökenleri, devlet-yurttaş ilişkisindeki adalet krizinde birleşir.

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!