DEMİRCİ İLE TERZİ

27 Ekim 2026 Yazan  
Kategori Genel, Güncel Bilgiler

DEMİRCİ İLE TERZİ

Aslında bu yazı bana ait değildir, Sigmund Freud’a aittir. Hatta günümüz internet bilgi kaynaklarına, yapay zekâ yardımına ve ironik de olsa hepimizin mizahi bakış dünyasına aittir. Sigmund Freud’un bir fıkrası ile başlamak istiyorum. Freud (Rüya Çalışması)  bu fıkrayı, rüyaların yer değiştirme mekanizmasını açıklamak için kullanır: Zihnimiz bazen asıl önemli, dokunulamaz veya tehlikeli bir öge yerine (demirci), onunla ilişkili ya da yerine konabilecek daha önemsiz bir figürü (terzi) rüya senaryosuna yerleştirir.

Küçük, kendi halinde ve dış dünyadan izole bir köyde ağır bir suç işlenir. Köyün törelerine ve yasalarına göre bu suçun cezası kesin bir şekilde idamdır. Adaletin yerini bulması ve düzenin sağlanması için suçlunun asılması gerekmektedir.

Köyün ileri gelenleri ve mahkeme heyeti toplanır. Suçluyu tespit ederler: Suçlu, köyün tek demircisidir.

Tam bu esnada çok büyük bir kriz patlak verir. Köylüler derin bir endişeyle düşünmeye başlar: “Eğer demirciyi asarsak, yarın atlarımızın nalları aşındığında onları kim nallayacak? Sabanlarımız kırıldığında demiri kim dövecek? Baltalarımızı, çapa ve tırpanlarımızı kim tamir edecek?”

Demirci, o köyün üretimi, ekonomisi ve hayatta kalması için vazgeçilmez (hayati) bir figürdür. Demirci giderse, tüm köyün hayatı felç olacaktır. Dolayısıyla adalet uğruna demirciyi feda etmek, köyün kendi kendini cezalandırması demektir.

Mahkeme heyeti kara kara düşünürken içlerinden biri pencereden dışarı bakar ve köy meydanındaki dükkânları görür. Birden gözleri parlar ve harika bir fikir bulduğunu söyleyerek heyete seslenir: “Dostlar! Demirciyi asamayız, o bize lazım. Ama bakın, köyümüzde tam üç tane terzi var! Bir terzinin yokluğu köyün hayatını durdurmaz, geri kalan iki terzi bizim kıyafetlerimizi dikmeye fazlasıyla yeter. Gelin, adaleti sağlamış olmak ve nizamı korumak için demirciyi serbest bırakalım; onun yerine bu terzilerden birini asalım!”

Köylüler bu fikri çok mantıklı bulur. Hem yasa yerine getirilmiş ve bir kişi asılarak “adalet” sağlanmış olur hem de köy için hayati önem taşıyan demirci kurtulur. Sonuç olarak, suçla hiçbir alakası olmayan masum terzi, sırf “feda edilebilir” olduğu için darağacına gönderilir.

“Freud bu fıkrayı edebi bir süs olsun diye anlatmaz; insan zihninin uykudayken nasıl çalıştığını kusursuz bir analojiyle ortaya koyar: “Gerçekte suçlu Demirci’dir ama bu içimizde gizli bir tehlike olarak durur. Zihnimizin derinliklerinde (bilinçdışında) saklanan arzu, öfke, kıskançlık veya travmatik anıdır. Bu düşünce o kadar güçlü ve sarsıcıdır ki, uyanıkken onunla yüzleşemeyiz. Eğer rüyamızda bu düşünceyi olduğu gibi (‘demirci’ olarak) görürsek, zihnimiz büyük bir şok yaşar ve uykumuz dehşetle bölünür (kâbusla uyanırız).

Zihnimiz bir sansür uygular. Sansürü yapan Köy Heyeti’dir. Yani zihnin uykuyu korumakla görevli gardiyanıdır. ‘Bu tehlikeli düşünce rüyaya bu haliyle çıkamaz, sansürlenmeli’ der.

Artık rüyadaki sembol (görünür İçerik) kurban edilen Terzi’dir. Sansür mekanizması, demirciyi (asıl konuyu) rüyadan tamamen siler. Onun yerine, uykumuzu kaçırmayacak, uyanmamıza sebep olmayacak, daha hafif, absürt ve ‘feda edilebilir’ bir sembolü (terziyi) rüyanın merkezine koyar.”

Siz uyandığınızda “Rüyamda hiç alakasız bir terzi görüyordum, çok saçmaydı” dersiniz. Oysa zihniniz, arka plandaki o devasa krizle (demirciyle) yüzleşmemeniz için size zararsız bir illüzyon (terzi) izletmiştir.

Freud’un bu ünlü fıkrasını günümüz Türkiye’sinin toplumsal, bürokratik ve günlük yaşam pratikleriyleharmanladığımızda, hikâye tam olarak şuna dönüşür:

Anadolu’da bir taşra ilçesinde veya organize sanayi bölgesinde çok büyük bir usulsüzlük, bir suç işlenir. Olay büyür, Ankara’ya kadar yansır ve müfettişler devreye girer. Kamuoyundaki baskıyı azaltmak ve “adalet yerini buldu” demek için mutlaka birinin görevden alınması veya bedel ödemesi gerekmektedir.

Yapılan incelemeler sonucunda asıl suçlu tespit edilir: Suçlu, kurumun/şirketin başmühendisi (Demirci), yani sistemin tüm dijital altyapısını kuran, kodları bilen, şalterin başında duran ve o giderse bütün üretimin duracağı tek adamdır. Yönetim kurulu ve müdürler toplanır. Kara kara düşünürler: “Yahu bu başmühendisi işten atarsak ya da yargıya teslim edersek fabrikadaki tüm çarklar durur. Milyon dolarlık ihale elimizde kalır, üretim çöker. Bu adam bize şart, dokunamayız.”

Tam o sırada müdürlerden biri pencereden dışarı bakar, koridorda elinde çay tepsisiyle gezen hademeyi ve evrak imzalayan memurları görür. Gözleri parlar: “Beyler! Başmühendisi harcayamayız, o giderse hepimiz batarız. Ama bakın, bizim idari işlerde, halkla ilişkilerde ve arşivde tam üç tane uzman yardımcımız, iki tane de sözleşmeli personelimiz (Terziler) var. Birini görevden alsak sistem tıkır tıkır işlemeye devam eder. Gelin, yukarıya rapor yazarken başmühendisin adını silelim; onun yerine bu sözleşmeli personellerden birinin sözleşmesini feshedelim. Hem ‘suçlu cezalandırıldı’ deriz hem de fabrikamız kurtulur!”

Herkes bu fikri ayakta alkışlar. Fatura, olayla hiçbir alakası olmayan, masasında kahvesini içen masum ve feda edilebilir bir memura kesilir. Başmühendis ise işinin başında kalır. Dikkat ederseniz bu arada hademe paçayı kurtarır(!)

Türkiye’deki “faturayı alttakine kesme” veya “gemiyi kurtarmak için feda edilebilir olanı harcama” mantığı, Freud’a göre insan zihninin uykuda her gece uyguladığı en profesyonel savunma mekanizmasıdır. Bu yer değiştirme mekanizmasının günümüz Türkiye’sindeki sosyal medya tepkilerinde veya toplumsal cinnet/öfke patlamalarında (asıl hedefe kızamayıp başkasına patlama) şeklinde sık sık görülebilir.

İktidar açısından terzi, kamuoyunun öfkesini dindirmek, adaletin işlediği algısını yaratmak amacıyla sahneye sürülen “feda edilebilir” aktörlerdir. Yedekte çok olduğu için sistem bir terzinin eksikliğini hissetmez. Büyük bir skandal veya başarısızlık yaşandığında bakanlar veya genel başkanlar istifa etmez (demirciler korunur); bunun yerine şube müdürleri, valiler, rektörler veya daire başkanları görevden alınır (terziler asılır). Büyük bir ekonomik krizin faturası sisteme veya iktidarın politikalarına kesilmez; “fiyatları yükselten zincir marketler”, “stokçular”, “dış güçler” veya “sosyal medyadaki manipülatörler” hedef gösterilir. Kamuoyu öfkesini bu “terzilere” kusar. Özetle; Freud’un fıkrası iktidar perspektifinden bakıldığında bir yönetim felsefesidir: “Sistemi yaşatmak istiyorsan, asıl suçluyu (demirciyi) içeride tut, halkın öfkesini dindirecek masum veya önemsiz birini (terziyi) darağacına gönder.” Böylece kitleler “adalet sağlandı” yanılsamasıyla sakinleşirken, iktidarın çarkları dönmeye devam eder.

Ülkemizde son cereyan eden Fon Skandalı ile ilgili şu ana kadar yürütülen dalga dalga operasyonlarda, bazı şirketlerinin yöneticileri ve bazı eski bürokratların da bulunduğu 100’ün üzerinde isim tutuklanmıştır. Toplum televizyon ekranlarında bu kelepçeli holding patronlarının ve borsa manipülatörlerinin (terzilerin) tutuklanmasını izlemektedir. Ancak sistemin asıl büyük açıklarını yaratan, SPK’daki denetimleri felç eden ve milyarlarca liralık gizli kâr listelerini “lekelenmeme hakkı” diyerek kamuoyundan saklayan makro akıl (demirci) dükkânında kalmaya devam etmektedir.

Freud’un demirci-terzi fıkrasını Türkiye’deki Kürt sorunu bağlamında ele aldığımızda, tarihsel gelişim ve çözüm arayışları açısından fıkra şu dinamiklere karşılık gelir: Kürt sorununun temelini oluşturan ana dilde eğitim, yerel yönetimlerin yetkileri, anayasal vatandaşlık tanımı gibi köklü hukuki ve siyasi başlıklar birer “demirci”dir. Meseleyi sadece bir güvenlik ve terör problemine indirgeyen tarihsel statüko, asıl dönüştürülmesi gereken ama dokunulması siyasi ve bürokratik açıdan riskli görülen “demirci” konumundadır. Siyaset, bu yapısal sacayaklarını doğrudan masaya yatırıp radikal adımlar atmakta zorlandığında sansür mekanizmasını devreye sokar. Yapısal çözümler yerine, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanması veya yerel aktörlerin görevden alınması, sistemin tıkandığı anlarda “terzi asma” yöntemine benzer. Asıl mesele yerinde dururken, sembolik aktörler üzerinden bir güç gösterisi veya cezalandırma pratiği sergilenir.

Geleneksel Türk milliyetçiliği ve devlet paradigması için “terör” veya “Kürt sorunu” söz konusu olduğunda, kırk yıldır asıl cezalandırılması gereken en büyük suçlu İmralı’da tecrit altında tutulan Abdullah Öcalan’dı.

Ancak Devlet Bahçeli’nin attığı tarihi adımlar ve meclis kürsüsünden yaptığı hamleler, bu ezberi tamamen değiştirdi. Bahçeli, “Terörist başı işin içinde olmazsa bir şey çıkmaz” diyerek aslında Öcalan’ın bu sistemdeki vazgeçilmez “demirci” olduğunu ilan etti. Tıpkı fıkradaki köylülerin “Bu adam suçlu ama o giderse köyün üretimi/çarkları durur, atları nallayamayız” demesi gibi; devlet aklı da “Kandil veya bölgesel (Suriye/Irak) denklemler karşısında silah bıraktıracak ve örgütü lağvedecek tek kurucu otorite (demirci) Öcalan’dır” noktasına geldi. Bu yüzden Bahçeli, demirciyi asmak (yani tecrit altında yok saymak) yerine, onu meclis çatısı altında konuşmaya ve süreci hukuki/siyasi zemine çekmeye çağırarak koruma ve muhatap alma alanına taşıdı. DEM Parti, bu senaryoda yasal meclis zeminini temsil eden, ancak devlet aklı tarafından her an kapatılma riskiyle karşı karşıya bırakılabilen, yedeği olan ve kriz anlarında “feda edilebilir” görülen terzidir.

Geleneksel olarak Türkiye, Kürt meselesinde her tıkandığında hep “terzileri asmış” (partiler kapatmış, sivil aktörleri hapsetmiş), ancak dükkânındaki “demirci” (silahlı çatışma ve yapısal sorun) varlığını aynen korumuştu.

Günümüz denkleminde ise Bahçeli’nin hamlesiyle fıkra tersine çevrilmiştir: “Köyün hayatta kalması için artık terzilerle vakit kaybetmeyi bırakalım; doğrudan demirciyle el sıkışıp onun örsü dövmesini, yani örgütü lağvedip silahları eritmesini sağlayalım” zihniyeti bir devlet politikası olarak yasalaşma zeminine (Milli Dayanışma Yasası) kadar taşınmıştır.

Bu yazıyı okuyan asla “terzi” olmak istemez, haberiniz olsun(!)

Enter Google AdSense Code Here

Yorumlar



Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!