HAPİSHANELER-4

06 Kasım 2026 Yazan  
Kategori Genel, Güncel Bilgiler

HAPİSHANELER-4

Afyon’da Arif Sefa Özdemir adlı katilin dün (5 Kasım’da) İhsaniye ilçesinde üç köyü gezerek, üç ayrı araç içerisindeki sekiz kişiyi öldürmesi nedeniyle (hapishaneler üzerine) bu yazıyı da yazma ihtiyacı duydum. Hapishanesiz bir dünya mümkün mü? Hapishane ve cezanın olmadığı bir dünyada seri katiller, psikopatlara öldürme özgürlüğü sunulmayacak mı? Suç işlenmemesi için hapishane bir çözüm mü? Hapishane ve Suç/Ceza konusunda önemli analizleri olan Michel Foucault’nun görüşlerine gitmek istiyorum. Michel Foucault’nun analizine göre bu sorunun çok net ve sarsıcı bir cevabı vardır: Hayır, hapishane suçu bitirmek veya suçluyu topluma kazandırmak için bir çözüm değildir; aksine bizzat suçluluğu üretmek ve yönetmek için tasarlanmış bir araçtır. Foucault, Hapishanenin Doğuşu eserinde hapishanenin teknik olarak başarısız olduğunu ancak siyasi olarak tam da kendisinden beklenen işlevi yerine getirdiğini savunur. Hapishane, modern dünyaya sunulduğu ilk günden beri (19. yüzyıl başı) “suç oranlarını düşüreceği” iddia edilmiştir. Ancak Foucault, hapishanenin bu konuda tamamen başarısız olduğunu tarihsel verilerle ortaya koyar:“ ‘Hapishane suçluluğu azaltmaz: Hapishaneden çıkan kişilerin çok büyük bir bölümü yeniden suç işler ve içeri döner.’ ‘ Hapishane âdete suç fabrikası gibi çalışır: Alelade bir yasa ihlalcisi (örneğin ufak bir hırsız), hapishaneye girdiğinde diğer suçlularla dayanışma içine girer, yer altı dünyasının tekniklerini öğrenir ve profesyonel bir ‘suçlu’yadönüşür.’ ‘ Hapishane süreci aileyi de suça iter: Bir kişiyi hapsetmek, onun ailesini yoksulluğa ve dolayısıyla dolaylı olarak suça itmek demektir.’ ”

Peki, kurulduğu günden beri başarısız olduğu, suç oranlarını düşürmediği bilindiği halde neden hâlâ tek ceza yöntemi olarak hapishaneyi kullanıyoruz? Foucault’nun cevabı buradadır: Çünkü iktidar suçun bitmesini değil, suçun kontrollü bir şekilde üretilmesini ve yönetilmesini ister. İktidar, hapishane yoluyla toplumun içinde net çizgilerle ayrılmış, damgalanmış bir “suçlu azınlığı” yaratır. Böylece halkın genelinin (özellikle alt sınıfların ve işçilerin) devlete karşı birleşmesi engellenir; halk öfkesini sisteme değil, bu “suçlulara” yöneltir. Toplumda kontrol edilebilir bir suçlu sınıfının varlığı, devletin polis teşkilatını, istihbaratını ve gözetim mekanizmalarını (kameralar, kimlik kontrolleri, mahalle denetimleri) sürekli olarak sokaklarda tutması için mükemmel bir meşruiyet gerekçesidir. Suç olmasaydı, devletin bizi sürekli izlemek için bir bahanesi kalmazdı. Foucault’ya göre hapishane suç sorununa bir “çözüm” olarak doğmamıştır. O, modern disiplin toplumunun kalbidir. Okulda sıraya oturtulan, fabrikada mesai saatiyle çalıştırılan, kışlada içtimaya çıkarılan modern insanı hizada tutmak için kullanılan en uç tehdit mekanizmasıdır. Hapishane bir başarısızlık değil, iktidarın toplumu mikroskobik düzeyde denetlemek, fişlemek, kaydetmek ve hizaya getirmek için kurduğu “Disiplinci İktidar” makinesinin en verimli çalışan dişlisidir.

Michel Foucault’nun analizine göre, modern toplumda hapishaneye gerçek anlamda köklü bir alternatif üretmek oldukça zordur; çünkü toplumun kendisi zaten okul, fabrika ve kışla gibi kurumlarla hapishane mantığı üzerine kurulmuştur. Michel Foucault’nun analizleri ve çağdaş ceza sosyolojisi, cinayet gibi ağır suçların hapishanesiz çözülüp çözülemeyeceği sorusuna tek bir “evet” veya “hayır” cevabı vermez. Ancak sistemin mevcut işleyişini eleştirerek, ağır suçlarda bile hapishanenin bir “çözüm” olmadığını, sadece bir “halının altına süpürme” yöntemi olduğunu savunur. Foucault, hapishanenin cinayet gibi ağır suçları işleyen insanları ıslah etmediğini, aksine onları toplumdan tamamen kopararak daha da marjinalleştirdiğini söyler. Hapishane, bir katili toplumdan yalıtarak kısa vadede fiziksel bir güvenlik sağlar. Ancak katil içeride daha da vahşileşebilir ve dışarı çıktığında (eğer müebbet değilse) topluma çok daha büyük bir tehdit olarak döner. Devlet, katili dört duvar arasına kapatarak “adaleti sağladığı” illüzyonunu yaratır. Böylece cinayete zemin hazırlayan toplumsal cinnet, psikolojik çöküş, silahlanma kültürü veya ekonomik şiddet gibi köken nedenleri tartışmaktan kaçınır- yani devletin yaptığı göz boyamadır.

Hapishane karşıtı (abolisyonist) hukukçular ve sosyologlar, cinayet gibi ağır suçlarda bile hapishanenin yerini alabilecek radikal alternatifler üzerinde çalışmaktadır. Bu modeller teoride ve bazı kabile/yerel topluluk pratiklerinde şöyle işler: “Karantina ve Tedavi Odaklı Yaklaşım (İskandinav Esintisi) Olarak: Bu modelde ağır suç işleyen birey toplumdan ayrılır ancak bir “cezalandırma hücresine” değil, yüksek güvenlikli bir ‘psikiyatrik/sosyal rehabilitasyon köyü’ne yerleştirilir. Amaç kişiye acı çektirmek değil, beynindeki veya psikolojisindeki hasarı tedavi etmektir. Kişi tehlike arz etmeyene kadar (gerekirse ömür boyu) bu tedavi alanında tutulur, ancak burası insani yaşam koşullarına sahiptir.” “Dönüştürücü Adalet Düşüncesiyle: Cinayeti sadece bireysel bir canilik olarak görmez. “Bu cinayeti önlemek için toplum ve devlet nerede hata yaptı?” sorusuna odaklanır. Şiddeti besleyen yapısal sorunları (çeteleşme, yoksulluk, akıl sağlığı hizmetlerine erişilememesi) ortadan kaldırarak cinayetleri daha işlenmeden engellemeyi hedefler.” “Onarıcı Adalet ve Diyet/Tazminat Sistemleri Olarak: Bazı geleneksel topluluklarda (örneğin Yeni Zelanda’daki Maorilerde veya bazı yerli kabilelerde) cinayet işleyen kişi hapsedilmez. Katil, öldürdüğü kişinin ailesinin geçimini ömür boyu sağlamak, onların tarlasında çalışmak ve mağdur ailenin rızasını alana kadar topluluğa hizmet etmekle yükümlüdür. Katil sürekli mağdurun ailesinin acısıyla yüz yüze yaşar; bu, dört duvar arasında oturmaktan çok daha ağır bir psikolojik sorumluluktur.”

Günümüz dünyasında cinayet gibi ağır suçlar için hapishaneyi tamamen ortadan kaldırmak ütopik görünmektedir. Çünkü modern toplumlar, suçluyu eğitmek veya iyileştirmek yerine “intikam alma” ve “gözden uzaklaştırma” mantığı üzerine kuruludur. Ancak hapishanesiz bir dünya alternatifi; katilleri sokakta serbest bırakmak anlamına gelmez. Aksine, parayı devasa hapishane binalarına ve gardiyanlara yatırmak yerine; akıl sağlığı merkezlerine, derinlemesine rehabilitasyon kamplarına ve şiddeti doğuran toplumsal şartları iyileştirmeye yatırmak anlamına gelir.

Hapishanelerin olmadığı ütopik ya da alternatif bir düzende, toplumu tehlikeye atan psikopat bir seri katilin yönetimi, cezalandırmadan ziyade “toplumsal koruma” ve “tıbbi/fiziksel izolasyon” modellerine dayanır. Hapishanesiz bir toplumda (örneğin anarşist komünler, restoratif (onarıcı) adaleti benimseyen topluluklar veya ileri teknolojik gözetim toplumları), empati yeteneği olmayan ve aktif olarak başkalarına zarar veren bir birey için tıbbi izolasyon (akıl hastaneleri), sürgün-coğrafi izolasyon ve teknolojik gözetim-dijital prangalar (çipler gibi) yöntemler kullanır. Hapishanelerin olmaması, suçluların sokakta serbestçe dolaşacağı anlamına gelmez. Bir seri katil söz konusu olduğunda sistem “ıslah etme (rehabilite etme)” iddiasından vazgeçer(çünkü klinik psikopatinin kesin bir tedavisi yoktur) ve doğrudan toplumu koruma odaklı fiziksel izolasyon yöntemlerine başvurur. Hapishanelerin olmadığı bir düzende toplumu bir seri katilden korumak, günümüzdeki gibi “suç işlensin, sonra katili yakalayıp dört duvar arasına koyalım” mantığıyla yürümez. Bu düzende koruma sistemi proaktif (suçu önleyici), teknolojik veya radikal fiziksel çözümlere dayanmak zorundadır.

Hapishanesiz bir düzende bir seri katili veya psikopatı cezalandırma ve hatta öldürme hakkının olup olmadığı, toplumun hangi felsefi ve hukuki model üzerine kurulduğuna göre tamamen değişir. Günümüz devlet ve ceza hukuku sistemleri olmadığı için “yasal hak” kavramı yerini “toplumsal meşruiyete” bırakır. Polisin, devletin ve hapishanelerin olmadığı liberal anarşist (anarko-kapitalist) veya komünal sistemlerde adalet “Zarar Vermeme İlkesi” üzerine kuruludur. Psikopat bir seri katil, başkalarının yaşam hakkına saldırarak toplumsal sözleşmeyi ilk ihlal eden kişidir. Hapishane gibi onu kapatacak bir kurum olmadığı için, katil toplum için “aktif ve kalıcı bir tehdit” (tıpkı vahşi bir yırtıcı veya kuduz bir hayvan gibi) kabul edilir. Topluluk veya kurbanların yakınları, kendilerini ve çocuklarını korumak için katili öldürme hakkına (meşru müdafaa ve özsavunma) sonuna kadar sahiptir. Bu bir “ceza” değil, toplumun hayatta kalma refleksidir.

Bazı hapishanesiz toplum tasarımlarında (örneğin sol-anarşist komünler veya bazı yerli kabile gelenekleri) şiddet uygulamak en son çaredir. İlke olarak kimsenin doğrudan öldürme hakkı yoktur. Katil yakalandığında öldürülmez, ancak toplumdan tamamen dışlanır ve sürgün edilir (Aforoz edilir).Katile “Seni öldürmüyoruz ama artık bizim aramızda yaşayamazsın, sınırlarımızı terk et” denir. Eğer sürgün edilen katil, söz dinlemeyip komün sınırlarına geri dönerse veya gizlice sızıp tekrar avlanmaya çalışırsa, topluluğun onu görüldüğü yerde öldürme hakkı doğar. Çünkü katil barışçıl çözüm hakkını kaybetmiştir.

Eğer bu hapishanesiz ülke yüksek teknolojiye, yapay zekâya ve gelişmiş tıp bilimine sahip bir düzense, bireylerin veya topluluğun katili öldürme hakkı kesinlikle yoktur. Neden öldürülmez? Çünkü teknolojik olarak katili öldürmeden de zararsız hale getirmenin yolları (beyin çipleri, kimyasal baskılayıcılar, dijital prangalar) mevcuttur. Çünkü bu toplumda psikopati bir “suç” değil, tedavi edilmesi gereken ağır bir “nörolojik arıza” olarak görülür. Dolayısıyla katili öldürmek, hasta bir insanı katletmekle eşdeğer sayılır ve bunu yapanlar da suçlu durumuna düşer. Özetle,hapishanesiz bir dünyada, eğer katili fiziksel olarak durduracak teknolojik veya tıbbi bir altyapı yoksa toplumun hayatta kalabilmesi için katili öldürme hakkı neredeyse kaçınılmaz bir hak ve zorunluluk haline gelir. Aksi takdirde hapishanesiz sistem çöker ve seri katilin av sahasına dönüşür.

Gerçekçi ve sosyolojik verilere dayanarak cevap vermek gerekirse: Tamamen hapishanesiz ve aynı zamanda suç oranının sıfır olduğu bir ülke günümüz dünyasında bir hayaldir; ancak hapishaneleri neredeyse tamamen ortadan kaldırmaya yaklaşan ve “Onarıcı Adalet” uygulayan gerçek dünya örnekleri (Hollanda, Norveç gibi) mevcuttur.

Mevcut (içinde yaşadığımız) kapitalist modernite çağında parmaklıkları tamamen yıkmak toplumsal bir intihar olur. Kusursuz bir hapishanesiz dünya, ancak insanların biyolojik ve psikolojik olarak “kusursuz” yaratıldığı, hırsın ve kötülüğün olmadığı sanal bir cennet kurgusunda hayatta kalabilir. Kısacası bana göre devletin ve modern kapitalizmin hüküm sürdüğü bu suç dünyasında hapishanesiz ve cezasız bir dünya ancak “Cennet”te olabilir.

Enter Google AdSense Code Here

Yorumlar



Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!