OYUNUN SONU
04 Kasım 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
OYUNUN SONU
Türkiye’de vuku bulan fon skandalını parayla ilgili bir konu olduğundan pek yazmak istemezdim. Parasal konulardan haz duymam ve ilgilenmek istemem. Ancak bu konu bu topraklarda yaşayan herkesi ilgilendirdiği için de pas geçilemez. Ben de ilgi alanım (branşım) olmadığı için yeniden “yardım alarak” son bir kez bu konuya değineceğim.
Margin Call (Oyunun Sonu) filminin en dikkat çekici özelliklerinden biri, fiziksel bir şiddet veya aksiyon sahnesi barındırmamasıdır; filmde karakterlerin birbirine silah çektiği bir sahne bulunmamaktadır.Hikâye tamamen Wall Street’in klimalı, lüks toplantı odalarında, bilgisayar ekranları başında ve koridorlarda geçen psikolojik ve sözel bir gerilimden ibarettir. Karakterlerin birbirine çektiği “silahlar”, kelimeler, manipülasyonlar, tazminat paketleri ve kariyer bitirme tehditleridir.
Film, dev bir yatırım bankasının risk yönetimi departmanında acımasız bir işten çıkarma dalgasıyla başlar. Departman müdürü Eric Dale, kapıdaki güvenlik eşliğinde binadan çıkarılmadan hemen önce, genç analist Peter Sullivan’a bir USB bellek uzatır ve “Dikkatli ol” der.
Herkes gittikten sonra gece ofiste kalan Peter, verileri incelediğinde şirketin aslında batmış olduğunu fark eder. Şirket, kaldıraçlı konut kredilerine (subprime mortgage/yüksek riskli ipotek kredisi) dayalı milyarlarca dolarlık zehirli varlıklar (İpotek Destekli Menkul Kıymetler/MBS) tutmaktadır ve piyasa dalgalanmaları şirketin toplam piyasa değerinden daha büyük bir zarara yol açmak üzere kontrolden çıkmıştır. Peter, bu durumu müdürü Will Emerson ve departman şefi Sam Rogers’a bildirir.
Gece yarısı binaya üst düzey yöneticiler çağrılır. Şirketin tepesindeki isim olan Üst Yönetici (CEO) John Tuld, helikopteriyle gökdelene iner. İşte bu noktadan sonra, fiziksel bir silah olmasa da karakterler arasında kelimelerle birbirini yok etme savaşı başlar.
İlk hesaplaşma Kariyer Silahı’dır. John Tuld, hatanın faturasını kesmek için bir kurban arar. Risk Yönetimi Başkanı Sarah Robertson ve kıdemli yönetici Jared Cohen suçlamalardan sıyrılmak için suçu birbirine atmaya başlar. Tuld, Sarah’ya bakarak ona adeta kariyerini bitirecek tetiği çeker ve günah keçisi olarak onu seçtiğini, karşılığında milyonlarca dolarlık bir tazminat vereceğini fısıldar.
İkinci hesaplaşma Vicdan vs. Para’dır. Eski kafalı ve görece vicdanlı bir adam olan Sam Rogers, CEO John Tuld’un planına şiddetle karşı çıkar. Tuld, eldeki tüm zehirli varlıkları sabah piyasa açılır açılmaz satmayı planlamaktadır. Sam, bunun tüm küresel finans piyasasını yok edeceğini ve müşterilerini bile bile dolandırmak olduğunu söyler. Tuld ise ona kapitalizmin doğasını sert bir dille anlatarak adeta fikrini değiştirmesi için Sam’in şakağına “para ve sadakat” silahını dayar.
Sabah olur ve borsa açılır. Sam Rogers, ağlayarak ve istemeyerek de olsa broker ekibini toplar ve onlara hayatlarının en kirli işini verir. Şirket elindeki tüm değersiz kâğıtları piyasaya satacaktır.
Brokerlar (aracılar, komisyoncular), yıllardır birlikte çalıştıkları, kendilerine güvenen müşterilerini arayıp bu zehirli varlıkları öve öve bitiremeyerek onlara satarlar. Bu sırada brokerların yüzlerindeki suçluluk duygusu ve hırs, filmin en vahşi çatışma sahnesidir. Saatler içinde piyasa çökerken, şirket kendini kurtarır ancak tüm finans dünyasını ateşe verir.
Gün biter. Sözde başarıya ulaşılmış, şirket batmaktan kurtulmuştur. Ancak zehirli satışı yapan brokerların %80’i de dâhil olmak üzere yüzlerce kişi hemen o akşam işten çıkarılır. Film, Sam Rogers’ın ölen köpeğini gömerken, CEO John Tuld’un hiçbir şey olmamış gibi lüks restoranında yemeğini yiyip “Bu ilk kriz değil, sonuncu da olmayacak. Bu sadece bir oyun” deyişiyle, sistemin acımasızlığını gözler önüne sererek biter.
Türkiye’de yaşanan “2026 yılı sermaye piyasası fon skandalı” göz önüne alındığında, Margin Call filminin anlattığı hikâye kurgusal bir sinema yapıtı olmaktan çıkıp finans dünyasının acımasız ve evrensel doğasını gösteren bir simülasyon hâline gelmektedir.Filmde kriz, hacmi düşük ve gerçekte hiçbir karşılığı kalmamış ipoteğe dayalı menkul kıymetlerin (MBS) risk modelini patlatmasıyla başlar. Bilgisayar ekranındaki formül, varlıkların aslında “zehirli” olduğunu fısıldar. Gerçek hayattaki bu krizde portföy yönetim şirketlerinin, işlem hacmi oldukça düşük hisse senetlerinde usulsüz çapraz işlemler gerçekleştirerek fon fiyatlarını kısa sürede yüzde 3 binden fazla şişirdiği ortaya çıkmıştır. Tıpkı filmdeki gibi, temel finansal büyüklüklere aykırı bu yapay “balon”, Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) risk sınırlandırması hamlesi ve ardından gelen likidite sıkışıklığıyla patlamıştır.
CEO John Tuld, geminin batacağını anladığı an piyasaların uyanmasından önceki birkaç saati bir silah gibi kullanır. Kimsenin haberi yokken ellerindeki değersiz kâğıtları müşterilerine satarak kendilerini kurtarırlar. Soruşturma dosyalarına ve iddialara yansıyan en büyük tartışma konusu, içeriden bilgi alma (insider trading) ve sistemin çöküşünden hemen önce bazı ayrıcalıklı büyük yatırımcıların milyarlarca lirayı fondan çekerek kendilerini erkenden kurtarmasıdır. Küçük ve orta ölçekli 450 binden fazla yatırımcı ise kapılar kapandığında içeride kalarak temerrüt dalgasının mağduru olmuştur.
Filmde risk yönetiminin başındaki Sarah Robertson gibi isimlerin temel görevi aslında riskleri önlemek değil, kriz anında suçun üzerine yıkılacağı ve feda edilecek kurumsal “günah keçileri” olmaktır.Olayın boyutları derinleştikçe Borsa İstanbul Genel Müdürü’nün “suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma ve rüşvet” suçlamalarıyla gözaltına alınması, SPK başkanının istifası ve onlarca fon yöneticisinin tutuklanması; acaba denetleyici mekanizmaların aktörlerle iç içe olduğundan dolayı mıdır? Ve acaba tıpkı filmdeki üst düzey yönetim toplantısı gibi, sistemin bekçileri sistemin manipülatörlerine dönüşmüş müdür? Yargılama sonucunda bunların ortaya çıkacağını umuyorum. Özetle; Margin Call filminin bize gösterdiği acımasız Wall Street mantığı, coğrafya ya da dönem fark etmeksizin sermaye piyasalarında “denetimsizlik, hırs ve manipülasyon”bir araya geldiğinde nasıl kitlesel bir yıkımın doğacağını birebir özetlemektedir.
Siyasetin ve güç odaklarının gölgesine sığınarak finansal manipülasyon yapanların, tarihin her döneminde kaçınılmaz olarak çarptığı duvarlar vardır. Finansal piyasalarda hiçbir siyasi koruma veya iktidar gücü, matematiksel olarak patlayan bir balonu ve likidite krizini sonsuza kadar gizleyemez. Sistem çöktüğünde, o güne kadar arkalarında duran siyasi güçler dahi kendi bekaları için bu kişileri ilk feda edilecek “günah keçisi” olarak masada bırakır. Tıpkı Margin Call filmindeki CEO’nun, kriz anında en yakın çalışma arkadaşlarını tek kalemde silip atması gibi, siyasi elitler de toplumsal öfkeyi dindirmek için fırsatçıları hızla gözden çıkarır. “Bize nasıl olsa bir şey olmaz” yanılgısı, güç sahiplerinin en büyük zafiyetidir. Bu kibir, kişilerin kendi yarattıkları manipülatif riskleri doğru analiz etmesini engeller. Kendi kurdukları sistemin hiçbir zaman çökmeyeceğine inanan kurnazlar, eninde sonunda kendi kazdıkları finansal kuyunun içine düşerler. Siyasi konjonktürler, ittifaklar ve iktidarlar değişir; ancak usulsüz işlemlerin, haksız kazançların ve manipülasyonların arkasında bıraktığı dijital ve finansal izler asla silinmez. Bugün hukukun arkasından dolanarak elde edilen güç ve servet, yarın konjonktür değiştiğinde en büyük suç deliline dönüşür.
Dünya finans tarihinden, tam da bu “güç sarhoşluğu ve koruma yanılgısı” yüzünden yerle bir olan ve ders niteliği taşıyan 2001 yılı Enron Skandalı’nı hatırlatabiliriz: Amerikalı enerji devi Enron’un CEO’su Kenneth Lay, ABD Başkanı George W. Bush’un en yakın dostlarından ve seçim kampanyasının en büyük finansörlerinden biriydi. Şirket yönetimi, Beyaz Saray ile olan bu sarsılmaz bağlarına ve lobicilik güçlerine güvenerek yıllarca sahte muhasebe yöntemleriyle devasa zararlarını gizledi, hayali kârlar açıkladı. Matematiksel gerçekler siyasi dostlukları dinlemedi. Borç yükü taşınamaz boyuta ulaşıp hisseler çakılınca, Beyaz Saray kendi siyasi bekası için Enron ile arasına anında devasa bir mesafe koydu. Kenneth Lay ve yöneticiler hiçbir siyasi destek alamadan kelepçelendi; Enron bir gecede battı, binlerce insan işsiz kaldı.
Türkiye’deki sermaye piyasalarında patlak veren, Borsa İstanbul ve SPK üst düzey bürokratlarının tutuklanmasına kadar uzanan devasa 2026 yılı fon skandalı, yalnızca teknik bir finans krizi değil; ülkenin kaynaklarının dağılımı, adalet mekanizması ve toplumsal barışla doğrudan bağı olan yapısal bir çürüme sorunudur. Kürt sorununun çözümsüzlüğü, Türkiye’nin bütçe kaynaklarının on yıllardır güvenlikçi politikalara ve savunma sanayisine aktarılmasına neden olmaktadır. DEM Parti, bu noktada radikal bir söylem geliştirerek “Savaş politikaları kamusal denetimi yok ediyor, denetimsizlik ise fon vurguncularını besliyor” bağlamını kurabilir.Güvenlikçi bütçe ile şeffaf olmayan finansal ekosistem arasındaki bağı deşifre etmek. Ülkenin kaynaklarının ya çatışma süreçlerine ya da “iktidar gölgesindeki sermaye odaklarına ve fon kurnazlarına” gittiğini; dolayısıyla Kürt sorununun barışçıl çözümünün, Türkiye insanının (Mardinli, Diyarbakırlı ya da İstanbullu emekçinin) cebinden çalınan milyarlarca liranın güvenceye alınması demek olduğunu yüksek sesle savunmak, DEM Parti’nin bu konudaki radikal tavrı olabilir. Bu tür skandallarda fırsatçılık yapan yapılar, gücü elinde bulunduran elitlerin koruma kalkanına güvenirler. DEM Parti, tüm Türkiye insanının ekonomik geleceğini savunmak adına bu krizi sahiplenmelidir. DEM Parti Eş Genel Başkanlarının da vurguladığı gibi, Kürt sorununun çözümü aslında Türkiye’nin genel bir demokratikleşme ve şeffaflık sürecidir. Fon skandalına giden yolun, denetleyici kurumların (SPK, BDDK, Takasbank) liyakatten uzaklaşmasının ve yargının bağımsızlığından kuşkulanmanın önemli etkileri olduğu vurgulanmalıdır. DEM Parti bu skandala karşı sadece “muhalefet etmek”le kalmayıp; Kürt sorununun çözümünü, Türkiye insanının ekmeğini çalan yolsuzluk çarklarının (yani fon skandallarının) kırılmasıyla eş değer bir “toplumsal temizlik ve arınma” projesi olarak sunmalıdır. Ancak bu şekilde batıdaki mağdur borsa yatırımcısı ile doğudaki barış isteyen vatandaş aynı gelecek ve huzur vizyonunda buluşabilir.
Sermaye piyasalarındaki bu devasa fon skandalıyla ilgili söylenecek en net ve son söz şudur: Finansal piyasalarda hiçbir siyasi kalkan ya da geçici güç odağı, matematiksel gerçeklerin (bilimin) ve toplumsal adaletin önünde duramaz. Arkasındaki siyasi veya bürokratik güce güvenerek, “Biz iktidarız, bize bir şey olmaz” kibriyle halkın birikimlerini ve ülkenin kaynaklarını yağmalayanlar, kriz anında sığındıkları o güçler tarafından ilk feda edilenler olmaya mahkûmdur. İster Wall Street’te geçen Margin Call filmindeki sahneler olsun, ister Türkiye’nin içinden geçtiği bu tarihi tasfiye süreci; kural hiç değişmemiştir: Hırs ve denetimsizlik üzerine kurulan saadet zincirleri er ya da geç patlar; geriye ise liyakatin, şeffaflığın ve hukukun üstünlüğünün bir ülke için ne kadar hayati olduğu gerçeği kalır. Ders olması dileklerimle…

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!