BÜYÜK ENGİZİSYONCU
06 Eylül 2026 Yazan Bülent TEKİN
Kategori Genel, Güncel Bilgiler
BÜYÜK ENGİZİSYONCU
“Karamazov Kardeşler,” Fyodor M. Dostoyevski’nin tamamladığı son eseri olarak bilinir. Bu son eser pek çok eleştirmen tarafından belki de yazılan en iyi roman olarak bilinir. Romanın günümüzde hâlâ popülerliğini korumasında Dostoyevski’nin kaleminin ustalığı ve Karamazov Kardeşler’in kurgusuna boyut atlatan felsefi tartışmalar etkisini gösteriyor. Bir “baba cinayeti”olarak özetlenen romandaki inanç sorgulamalarını, varoluşsal sancılara değinmek istedim.
Romanda, İvan Karamazov, kardeşi Alyoşa‘nın verdiği cevap üzerine kendi yazdığı Büyük Engizisyoncu adlı mensur şiiri anlatmaya koyulur. Bu şiirde, İsa Mesih on altıncı yüzyılda yeniden yeryüzüne, Sevilla topraklarına iner. Bu dönem İspanya için engizisyon çağıdır ve kilise elinde büyük bir otorite bulundurur. İsa’nın yeryüzüne indiği günün sonrası 90 yaşındaki Kardinal, yani bu anlatıya da ismini veren Büyük Engizisyoncu, İsa Mesih’i hücreye hapseder ve onunla konuşmaya başlar. Bu konuşmanın ana konusu kutsal metinlerde de geçen Şeytan’ın çöldeki üç sınamasıdır.
Şeytan ilk olarak İsa’dan taşları ekmeğe çevirmesini ister, bu istek insanın fiziksel ihtiyaçlarının önemine vurgu yapmaktadır. İsa Mesih, Şeytan’ın ilk isteğini “Yalnız ekmekle yaşanmaz,”sözü ile geri çevirir çünkü insan onun inancına göre Tanrı’nın ağzından çıkacak her söz ile yaşar. Büyük Engizisyoncu İsa’nın bu cevabının insanları yüzyıllarca uğruna savaşacak, kavga çıkaracak bir nedene vesile olduğunu savunur, insan fiziksel ihtiyaçlarını karşılamadan bir hiçtir çünkü. Yüzyıllar geçse de insanlık öğretilerin kutsallığına varmaktansa açlıkla, sefaletle boğuşacak; bu durumdayken erdem akıllara gelmeyecektir. İşte tam da bu nedenle Büyük Engizisyoncu, insanlara Tanrı tarafından bahşedilen özgürlüğün insanın fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmadığı durumda hiçbir faydasının olmadığını savunur. Çünkü aç kalan insanlar doymak için köle olmaya razı olacaklardır, böylelikle insana verilen özgürlük ile dünya nimetlerini kullanma hakkı asla bir araya gelemeyecektir. Ayrıca Büyük Engizisyoncu, dünya nimetlerinden vazgeçip Hak yolunu takip eden on binlerce insanlara vaat edilen nimetler ile dünyada açlık çeken milyonların alamayacağı mükâfatı dikte eder, güçlü olan on binlerin değeri varken arda kalan kum tanesi misali milyonların hiç mi değeri yoktur onun yolunda?
Şeytan’ın İsa Mesih’ten ikinci isteği kendisini tapınağın tepesinden atıp onu koruyan melekler ile insanlığa bir mucize göstermesidir. Bu sınama mucize göstererek inandırma örneğidir ve öğretileri anlamayıp onlara inanmayan çoğunluğun kendisine iman etmesi için basit bir yol olarak görünmektedir. O, Şeytan’ın ikinci isteğini de reddeder çünkü insanların kalpleri ile iman etmelerinin daha etkili olduğunu düşünmektedir. Büyük Engizisyoncu ona yaptığı sorguda mucizelerin insan denen basit varlıklar için inanç kaynağı olacağını, hakikat olduğunu bildiği halde mucize yaratmayarak insanları özgürlükleri ile azaba uğrattığını söyler. Kalpten inanmak Tanrı’nın kullarından isteği olsa da insanoğlu inancını mucizeler ile kesinleştirir. Ona göre insanın özgürlüğü, iyiyi ve kötüyü seçmesi gerçek bir nimet değildir; çünkü insanlar rahatı, kesinliği ve hatta ölümü sonunu bilmedikleri bir yolculuğa tercih ederler.
Son olarak Şeytan der ki, “Eğer yere kapanıp bana taparsan, bütün dünyanın zenginliğini ve gücünü sana veririm.” Bu sınama güç ve otorite üzerinden yapılmıştır, İsa Mesih ise yalnızca Tanrı’ya kulluk edeceğini söyleyerek Şeytan’ın sınamasını tanrı inancı ile reddeder. Büyük Engizisyoncu ise insanların zayıf varlıklar olduğunu tekrarlayarak üzerlerinde bulunacak bir otoritenin onları düzen ve iyilik içinde tutacağını savunur. Büyük Engizisyoncu kilisenin bu üç isteği de kabul ederek tüm insanlığı kurtardığını söyler, çünkü insanlar zayıf varlıklardır ve ellerindeki özgürlük onları korkutup dehşete düşürmeye yeter.
İnancın ve Tanrı’nın kanadında olan İsa Mesih; gerçek imanın insanın göğsünde, duygularında yeşerdiğini savunmakla beraber bu imanın en büyük örneği olarak kendini gösterir. Büyük Engizisyoncu’nun kendisine söyledikleri ardından İsa Mesih, Büyük Engizisyoncu’ya sevgi ve bağışlayıcılık dolu bir öpücük bırakır. İsa’nın öpücüğü karşısında sarsılan Engizisyoncu, İsa’yı hücresinden salarak bir daha geri dönmemesini söyler.
Ali Şeriati, İslam düşüncesinin belki de en rahatsız edici tezini kısaca şöyle açıklamaya çalışır: “Tarih boyunca kavga hiçbir zaman din ile dinsizlik arasında olmadı; her zaman iki din arasında oldu. Tevhidin dini ile şirkin dini. Birincisi insanı özgürleştirmek, ikincisi insanı yönetmek için vardı ve ikisi de aynı kelimeleri, aynı ayetleri, aynı mabetleri kullanıyordu.”
Şeriati’nin yaptığı açıklama belki de, İslam tarihinin en derin yarasıydı… 657 yılında Sıffîn Savaşı’nda Hz. Ali’nin karşısına çıkanlar puta tapanlar değildi mesela. Onlar Kur’an’ı mızrakların ucuna geçirenlerdi.
Bu romandaki yalnızca bir dini tartışma değildir. Hakikatin nasıl bastırıldığına, özgürlüğün nasıl bir tehdit olarak algılandığına vurgu yapılır. Sonuç olarak da nasıl otoriter bir forma dönüşebileceğine dair keskin bir anlatının içine girilir. Engizisyoncu’nun sözleri, insanın özgürlük karşısında duyduğu eski korkuyu bugüne taşıyor. Sanki özgürlük yerine huzuru sağlamanın yöntemi anlatılmaya çalışılıyor. Ezcümle şunu söyleyebilirim… Özgürlüğü korumak onu elde etmek kadar önem taşıyor. İnsanın en büyük korkusu kendi içindeki korkudur. Özgürlüğünü başkasına devretmeye neden olan içindeki korku. Saygı ile. Bülent Tekin

Yorumlar
Yorum Yaparken Lütfen SeviyeLi YorumLar Yazınız.!